Ana içeriğe atla

Gara Katliamı, Sorular, Sorunlar 16.02.2021

 

 

Yıllardır PKK’nın elinde "esir"/rehine olarak tutulan 13 canın Gara’daki katli tüm ülkenin yüreğine ateş koru düşürdü! Başta aileleri olmak üzere, tüm halkımızın başı sağolsun. Her ölüm yürekleri parçalar ama bu defakinin hikayesi bir başka kor bıraktı yüreklere.

Bir taraftan yıllardır PKK’nın elinde rehin tutulmaları, diğer taraftan ailelerine yazdıkları umut dolu mektuplar ve bu mektuplarda kurtarılmaları için devlete de çağrı yapan satırlar sadece yürekleri dağlamadı, zihinlerde pekçok soruyu da beraberinde getirdi.

Evet, soru sormanın ve cevap almanın zorlaştığı günlerden geçiyoruz. Teröre yönelik askeri mücadele her kesim tarafından savunulurken, siyasete yönelik sorular sormanın ya da askeri hamlelere ilişkin de demokratik ülkelerde olduğu gibi kurumlar aracılığıyla denetimsel ve eleştirel konum almanın zorlaştığı, hatta imkansızlaştığı zamanlardan geçmekteyiz. Bunun hiç şüphesiz zaten geçmişten gelen sorunları olan siyasal kültürümüzü daha da sıkıntılı hale getiren ‘Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ ile de direkt ilgisi var.

 

Burada elbette öncelik, Türkiye’de Çözüm Süreci’nin istisnai dönemlerini ayrı tutarsak,  Kürt Sorununun siyaseten ve gerçek manada çözümünü hiçbir zaman istememiş olan PKK’nın masaya yatırılması gerekmektedir. PKK’dan, yani Kürt Sorununa sırtını verip aslında kendi vesayet alanını genişletmekten başka bir hedef taşımayan Stalinist bir terör yapılanmasından bahsediyoruz. Sadece, başta Türkiye olmak üzere bölgede savaştığı güçlere karşı hukuk ve ahlak tanımayan değil, Kürt ve Arap demografisinin önemli bir bölümüne de kök söktüren, Irak Bölgesel Yönetimi dahil Irak ve Suriye’deki yapılara da göz açtırmayan, onlara dönük de sürekli alan genişletme siyaseti izleyen, sırtı sadece ABD ve Rusya tarafından değil, İran gibi bölgesel güçler, onların Haşdi Şabi gibi yerel terör unsurlarından maddi ve eğitsel yardımlar alan, IŞİD bahanesi ve Suriye’deki kan deryasından kendisine imkanlar devşiren, büyük güçler için de kullanışlı aparat haline gelmiş bir bölgesel terör belasından söz ediyoruz.

Bir dönemler Batılı ülke medyalarında da IŞİD bahanesiyle aklanıp paklanan, “çiçek kız” görüntüleriyle pazarlanan, sanki Ortadoğu’nun barış savaşçısı payesi biçilen ve aslında seküler hedefleri bağlamında pozitif ayrımcılığa tabi tutulan bir terör yapılanması. İdeolojik değil ama metodik açıdan IŞİD’den bir farkı olmayan; vesayet alanları adına Kürt partilerine, siyasal hareketlere hiçbir özgürlük alanı tanımayan, gerektiğinde onlara dönük de siyasi cinayetler tezgahlayan, kendi iç infazları, çocuk savaşçıları bizzat içlerinden çıkmış figürlerin kitaplarına konu olmuş bir defacto bir yarı-devlet mekanizmasından söz ediyoruz.

Bu yüzden Gara’da uluslararası savaş hukukunu da hiçe sayarak, sırf savaştığı güce bir zafer tattırmama amacı taşıyan esir katliamı, tam da PKK türü örgütlerin anladığı hukuk ve ahlak anlayışına denk düşmektedir. Batılı literatürde zaman zaman “demokratik mücadele savaşçıları” gibi yansıtılmaları kimseyi aldatmamalı. Batı’daki tartışmalarda Sisi’nin darbesine tahammülün de yegane meşrulaştırıcısı “demokrasiyi koruma” değil miydi?

Oysa kendileri de çok iyi bilmekteydiler ki sivil, çocuk, anne, baba, yol, otobüs durağı, polis, öğretmen, işçi demeden katliamlar gerçekleştiren bu örgütün Kürt sivil ve siyasal haklarıyla uzak yakın bir ilgisi kalmamıştı. Dürümlü’den Başbağlar ve Ankara katliamlarına kadar misyonu belli, Çözüm sürecinde kendi vesayetini genişletme amacıyla nice atraksiyona imza atmış bir yapıdan bahsediyoruz. Dağa kaldırıp vergi tahsil etmekten, belediye gelirlerine el koymaya, halk üzerinde baskı ve sindirme araçlarının tümünü kullanmaya kadar.

HDP’nin siyasal anlamda zirve yaptığı ve en fazla milletvekilini Meclis’e soktuğu seçimlerin ardından bile savaş ilanıyla süreci bitiren, siyasal kazanımları falan umursamayan; “bölge halkını ve siyasileri ben olmasam, benim silahlı mücadelem olmasa bu kazanımların hiçbirini elde edemezdiniz” cenderesinde tutan, kutsanmış liderlik anlayışıyla hareket eden bir yapı. Kendi iç infazlarında bile her türlü işkenceyi metod edinmiş, örgüte kattığı çocuk yaştaki militanlarla uluslararası kamuoyunun da raporları ve kınamalarına maruz kalmış töre, gelenek, yasa, hukuk ve ahlaktan nasibini almamış bir terör yapılanması.       

 

Bir operasyon, çok soru

Ama bütün bunlar, muhalefetin ve kamuoyunun zihnindeki bazı kaçınılmaz soruların sorulmasına ve ülkenin içinden geçtiği atmosferin sorgulanmasına engel oluşturmaması gerektiği de ortadadır. Nitekim öyle de oldu ve sorular peşpeşe geldi:

-       Gelişmelerden sonra bittiği ifade edilen bu operasyonun PKK’nın bölgedeki kamplarının uçaklarla bombalanması dışındaki amacı ne idi?

-       Komandolarla indirme yapılması ve ikisi yüzbaşı üç subayın hayatını kaybettiği çatışmalardaki amaç esirlerin kurtarılması mıydı? Bu, askeri stratejistlerce bu tür bir operasyonun şartlarını içermediği ifade edilen bu bölgeye dönük en başta belirlenmiş bir hedef miydi? O halde neden bu zorlu şartlara rağmen çatışarak kurtarma taktiği güdüldü?

-       Yok eğer esirlerle ilgisi yoksa, operasyon esnasında esirlerin mağarada olduğu ve risk altında oldukları bilgisinin alındığı doğru mudur?

-       Cumhurbaşkanının hafta içi verdiği “müjde”nin bu operasyonla bir ilgisi var mıdır?

-       Esirlerle ilgili çok defa elçiler ve kurumlar vasıtasıyla girişimlerde bulunulduğu açık kaynaklara da yansıdı. Buna rağmen neden bu esirler bunca yıl kurtarılamadı. Daha önce gizli girişimler ve pazarlıklarla elde edilen başarılar burada neden tekrarlanamadı? Seçimler için devreye giren aracı ve pazarlık mekanizmalarındaki çıta burada nasıl yakalanamadı?     

Acılar siyasi rant konusu edilirse

Muhalefetin zihninde alelacele beliriveren soruları ahlaki bulun ya da bulmayın, demokratik bir hukuk devletinde bu soruların sorulacağı vasatı sağlıklı kılmak görevinizdir. Normal şartlarda atılan her adımın hesabının verileceği şeffaf ve denetime açık bir sistemin kurulması ideal olandır. Dünyada da örnekleri mevcuttur. Lakin, bir yandan eleştirinin ve muhalefetin gayrı hukuki yöntemlerle önünün tıkandığı, diğer taraftan her konunun siyasal iktidara rant getirme aracı olarak görüldüğü, kutuplaşma siyasetinden medet umulduğu bu vasatta bu sorulara muhatap olmak da kaçınılmazdır!

Bunda, Partili Cumhurbaşkanlığı Sisteminin de, otokratlaşmanın da, medyada tek sesli bir yapı ve aparatçikler oluşturmanın da katkıları malumdur. Mesela hadisenin hemen ertesinde Sabah gazetesinin manşeti muhalefeti suçlamak olmuş, acı haberin kendisi ise ancak manşet altında kendine yer bulabilmiştir. Yine mesela bu acı olayın halkı kin ve düşmanlığa sevk edecek, hedef gösterme ve nefret suçlarını da içerecek tarzda “13 şehidimiz varken Boğaziçi öğrencileri eğlence düzenledi” diye haberleştirmenin hukuki ve ahlaki karşılığı, yozlaşma ve çatışma iklimini besleyen yönünün sorun olarak görülmediği bir vasatın beslenmesi?

Bu yalan haberin üretilme motivasyonu üzerinden gittiğimizde, muhalefet partilerinden bir kısmı bütün programlarını iptal ettirmişken, AK Parti’nin ve Erdoğan’ın programlarını devam ettirme mantığı nedir? Eğer hadise ile ilgili açıklamalar bahane edilecekse bu pekala Cumhurbaşkanı sıfatıyla ve o makamda da gerçekleşebilir. Bunu AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla yaptığınızda bir siyasal rant görüntüsü oluşturmaması, orada “Allah bir” bile deseniz bunun parti propagandası olarak algılanması kaçınılmazdır. Üstelik Milli bir meselenin burada gündemleşmesi, gündemleştirme biçimi, bir şehit annesini telefona bağlama gayreti, henüz cenazesini kaldırmamış, yüreğindeki ateş sönmemiş bir annenin bu sahneye dahil edilmesinin eleştirilmesi elbette doğaldır, olacaktır, kaçınılmazdır.

Üstelik bu defa burada şöyle de bir görüntü ortaya çıkmaktadır ki bu da başka bir vahamet tablosu, bir Türkiye “normali” haline gelmiştir: O da AK Parti’nin politikalarını, hükümetin icraatlarını, aldığı kararları eleştirdiğinizde sanki Milli Güvenlik Konsepti’ne zarar vermek gibi bir durumla karşı karşıya gelinmektedir. Başta idareciler olmak üzere, medyadaki uzantıları da bu yukarıdan dayatmaya tüm muhalif kesimleri maruz bırakmakta, eleştiri “suç” ile eşdeğer bir hale getirilmektedir. Eleştiren kamuoyu önünde linçe maruz bırakılırken, konunun ‘vahametine’ ve eleştiri çıtasının durumuna göre yargının konusu da kılınabilmektedir. Basit şekilde ifade özgürlüğünün, kürsü dokunulmazlığının ve anayasal korumanın konusu olan haklar maalesef paralize edilmektedir. Makamların birbirine karışması, bir siyasal partinin eleştirilmesiyle devletin hedefe konmasını aynı kefede gösterdiği gibi, devlet eleştirisinin de sınırları bir siyasal partinin menfaatleri çıtasına çekilmiş olmaktadır. İşte bunun adı otokrasidir. Orduyu da, Meclisi de, Yargıyı da, İş dünyasını da, sivil toplumu da kendi uhdesinde gören, bu sınırları aşanları ahlaken ya da hukuken “suçlu” konumuna itmeyi marifet sayan, kitlesini de buna uygun şekilde mobilize eden bir zihniyetin yansımalarıdır bunlar.

Devlet nezdindeki, devlet politikası olarak görülmesi gereken her gelişmeyi partiye yazmayı marifet bilenler, buna engel olmaya çalışanları da elbette “terörist/suçlu” gibi görmekten kendilerini alamayacaklar, hatta bu zihniyeti üst yargı kurumlarına kadar yansıtmakta beis görmeyeceklerdir. Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesinin kaldırılması vb.tekliflerinin motivasyonu keşke jüristokrasiyi ortadan kaldırmak olsaydı ama öyle değil; başka türlü bir jüristokrasi oluşturma amaçlı. Sivil örgütlerin yapılarının bozulması ve bu meselenin anayasalaştırılması keşke daha demokratik olmaları çabalarına matuf olsaydı ama öyle değil. Tümünü tek merkezli bir yapının aparatları haline getirmek. Peki bütün bu konularda tutumlar ortada iken o halde muhalefetin bu büyük resme göndermede de bulunarak, “acaba bu operasyonun bir ayağında da siyasi rant elde etme çabası da vaki midir?” diye şüphe etmesinden daha doğal bir şey var mı?      

“Toplum yasta bunlar siyasi rantta”
“Bir tarafta cenazeler diğer tarafta siyasi şov”

gibi nitelemelere maruz kalmamak için elinizin tertemiz olması, demokratik kültürünüzün gelişkin olması gerekir. Bütün bunları yerine getiriyor olsanız bile muhalefetin bu şekilde eleştiri yapması bir hukuk devletinde tahammül edilir bir çıtaya sahip olunmayı gerektirir. Eliniz zaten temiz ve güçlü ise siz de kendinizi ifade eder ve toplumu ikna edersiniz. Ama başarısı sorgulanmaya açık bir operasyonun ardından “Suçlu teröre destek veren muhalefet” kabilinden manşetler attırmanın karşılığı akli selim sahiplerince “utanmıyorsan da hiç olmazsa sus!” diye düşünülmesidir. Acaba bu hiperaktivitenin altında suçluluk psikolojisi mi vardır? Yoksa bu ezberden başkasını bilmemek, her gelişmeyi bu manşetin altına yerleştirmek dürtüsü mü? Karşıt eleştirileri başgöz etmeyi bilmeyen bir kültüre ram olmuşsanız, onları yargının konusu görüp kriminalize etmeye çalışıyor, halkın gözünü gayrı ahlaki yöntemlerle boyamanın ötesinde yöntemler geliştiremiyorsanız, o halde bu sisteme ad koyanlara öfkelenmek sadece küpüne zarar verir.

Nitekim kamuoyunu paralize etmek; mesela bu olayda da operasyona dönük soru sormayı engellemek; AK Parti eleştirilerini milli güvenlik sorunu haline getirmeyi pekiştirmek; bu olay vesilesiyle muhalefet bloğunu dağıtma, onlara hatalar yaptırtma amaçlı operasyonlara imzalar atmak; bunları “Ya PKK'nın ya bizim yanımızdasınız” görüntüsüne malzeme kılmak ülkenin içinden geçtiği süreçte “başarılı” bir siyaset gibi görünebilir ama ya kaybettirdiklerini sorgulamak?

Mesela “HDP’ye dönük bugünkü operasyonları yapmak için neden bu operasyonun yaşanması gerekti? Yoksa önceden mi planlanmıştı?” sorusu haksız mıdır? Tıpkı HDP’nin PKK’nın o ya da bu şekilde etkisinde olduğu, aynı demografiye dayandıklarının, aradaki ilişkinin yıllardır bilinmesine rağmen yeni duyulmuş gibi hareket edilmesindeki garabet gibi. Ve tabii diğer husus da bütün bu soruların yargının mı yoksa siyasetin mi konusu olduğunu sordurtan iklimin koyulaşmasıdır!

İnsanların Milli bir meselede bir AK Parti kongre görüntüsünü dahi eleştirmekten korkar haline gelmelerini acaba AK Partililer içlerine sindirebiliyorlar mı? Ya bir milli yasın parti şovuna dönüşmesinin ahlaki yönü bir yana, siyaseten getirileri götürüleri?
Mesela çocuğunu yitirmiş o anne ile gerçekten de empati yapma imkanı bulabilmişler midir o sürprizin yaşandığı cenderede? Yoksa daha çocuğunu toprağa vermeden telefonun ucunda bir cumhurbaşkanının olması zaten yeter derecede bir onur mudur bir anne için? Hangisi?

Son sözler de HDP'ye

Türkiyelileşmek istiyorsanız, terör örgütüyle bağınızın kalmadığını önce kendinize ispatla yükümlüsünüz. “Ama devlet de bak ne yapıyor kayyum vs” demenin bu şartlarda hiçbir anlamı yok, zira demokratik kültür içerisinde ve hukuk devleti normlarına uygun şekilde haklarınızı savunanları da zorda bırakıcı bir siyaset izlemektesiniz. Tutarlılığı dışınızdakilerden önce kendinizde aramalısınız. “Çok söyledik, savaş, barış” diye terennümlerde bulunmanın da, bu tarz bir sözde eşitlemeye vurgu yapmanın da ahlaki ve hukuki bağlamda sadra şifa hiçbir yönü yoktur. Sözlerinizi kamuoyu önünde bu cani örgüte de karşı söylemek zorundasınız. Bu, öncelikle size oy veren milyonlara borcunuz. O milyonlar sizin Meclis'te siyaset yapmanızı istiyor. Kandil'in vesayetinden kurtulmak istediğinizi toplumun geneline göstermeden, “kim daha suçlu?” tartışmasından ahlak devşirmek mümkün değildir! Despotizmin, otoriterliğin, hukuksuzlukların eleştirilmesi bunların da doğruluğunu ortadan kaldırmamaktadır.

Son olarak, hazır madem cumhur ittifakı da bir anayasa hazırlığı içinde naçizane teklifimiz muhalefet partilerini terörle irtibatlı gösteren siyaset dilinin de cezai müeyyide konusu olması, suç kapsamına alınmasıdır!
Zira devlet gücünü arkana alıp terörle mücadeleyi bir ittifakın inhisarında gösterip elindeki imkanları muhalefeti kriminalize etmekte kullanmak totaliterizmin ispatıdır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İLLEGAL HUTBE

Muhterem müslümanlar! Cenab-ı Hak; Enfal Suresi 27. Ayeti kerimede “… ki bile bile emanetlerinize hıyanet etmeyesiniz” buyurmaktadır. Müminun Suresi 8. Ayeti kerimede “Onlar (müminler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler” buyurulmaktadır.   Nisa 58.ayeti kerimede “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” uyarısı yapılmaktadır. Müfessirler “emanet ehli”ne , “ kamu işlerini yürütenler” anlamını vermişlerdir. Enfal 27’de şu mühim ikaz yer almaktadır: “Ey inananlar! Allah’a ve peygambere karşı hainlik etmeyin, size güvenilen şeylere (emanetlerinize) bile bile ihanet/hıyanet etmiş olursunuz.”   Buradaki  emanet  kelimesine  feraid  (görevler) anlamı da verilir. Ayette aynı zamanda  emanet  kelimesinin zıddı olan  hıyanet  de geçmektedir ki, Menar müelliflerine (Abduh/Reşid Rıza) göre, emaneti koruyan ve sahibine tevdi edene “hafîz, emin, ve...

Güç Bozar, Mutlak Güç Mutlaka Hepimizi Bozar 15.02.2021

Güç Bozar, Mutlak Güç Mutlaka Hepimizi Bozar Biz bu sözü siyaset alanını tanımlamak için sevdik ve hep kullanageldik. Ama başkalarına karşı. O yüzden çoğu zaman yanlış anladık. Kimimiz elini yüzünü yakmamak için bu ‘ateş koru’ndan kaçtı, kimimiz ise cahil cesareti ve ihtirasla onu elinde tutmaya çalıştı. Oysa maharet ve itidal onu hikmetle yönetmeyi ve herkes için faydalı hale getirmeyi öğrenebilmekte. Bunun da yasaları var. Tecrübe edilmiş, sınanmış yasaları. İnkarı durumunda mutlaka otoriterleşmeye varan bu halin bir süre sonra aktörleri de değersizleşmekte; orada “biz” mi yoksa “başkaları” mı var önemsizleşmekte. Bu maalesef hep böyle oldu ve değiştirme fırsatını yakalayanlar elindekinin kıymetini bilemedi. Ama elitlerin ama toplumun zorlamaları karşısında, değiştirmeye dönük idealler yerini konjonktürel muktedirliğin korunmasına bıraktı. Bugünkü tecrübelere ulaşmanın bedeli de bir neslin heder edilmesi oldu. Şimdi daha tecrübeliyiz belki ama daha irade sahibi değiliz. Bize ...

Şura-İman İlişkisi ve Dinamik İrade Toplumu* 04.02.2021

Abdülkadir Udeh “İslam ve Siyasi Durumumuz” adlı kitabında Şûra'yı imanın esaslarından sayar ve imanın tamamlanması için şart koşar. Ona göre Şûra, Müslümanların ayırdedici özelliklerindendir.   Bu önemli tespiti, Şura suresindeki “onlar” ifadesinin amme işlerine herkesin iştirakini emreden ilahi bir uygulama olduğunun altını çizerek yapar. Şura 38 ve Al-i İmran 159. ayetlerden yola çıkarak Şura’nın İslami yönetimin (dinamik toplumun tüm şubelerinin katılımını içeren) temelini teşkil ettiğini ifade eden İslam ulemasının görüşleriyle birleştirdiğimizde, insan tekinden devlet kurumsallaşmasına kadar konunun içiçe ve birbirine kopmaz bağlarla bağlı bir sorumluluk alanı ve kurumsallaşma zorunluluğunu içerdiğini gözlemleriz.   Arap Baharı tecrübesini yaşamış İslam toplumlarının bugün, imanın şartlarından olan “Şura Bilinci”ni gündemleştirme, tartışma ve neden müminlerin ayırdedici özelliklerinden olduğuna dair derinleştirme ihtiyacı söz konusudur. Sorumluluklarımızın kurumsallaştır...