Ana içeriğe atla

Nasıl bir siyasal kültür dönüşümü (4) 05.02.2020

Geçen yazımızı, “laiklik gibi kirlenmiş, kirletilmiş kavramlarla işimiz o kadar kolay değil!” tespitiyle bitirmiştik. Gerçekten de bizlerin gelenek aleminde ürememiş ve ardında farklı yaşanmışlıkların olduğu, hatta bize intikal ederken demokles kılıcına dönüştürülmüş, anlam dünyamızı da olabildiğince ‘kirletmiş’ kavramlar vardır. Mesela Mısır gibi bazı İslam ülkelerinde “laiklik” kavramını meşrulaştırmanız ilanihaye mümkün değildir. Nitekim “ladinilik/dinsizlik” anlamını içrektir. Tarihimiz açısından örtüşmeler taşıyan benzer bir durum Türkiye için de geçerlidir. Lakin buradaki esas sorun niyetler, o niyetlere dayalı toplumsala yapılan müdahaleleri “meşrulaştırmalar” ve kavrama yüklenen anlam farklılıklarıdır.

 

Bazılarına göre “laiklik”, dini cemaatlerin -bırakın devlete yaklaştırmayı- cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi kökünün kazınması iken, bazılarına göre bu yaşanmışlıkları geride bırakmak ve bu imayı defetmek için “devletin herkese eşit mesafesi” gibi soyut ve yumuşatılmış bir anlamı içrektir. Bizim gibi öncelikle Fransız versiyonuna muhatap olduğumuz ve vesayet yapılarının müdahalelerini meşrulaştırmada kullandıkları “laiklik” örneğine bakıldığında, belayı defetme ve etkisiz kılmada önce pratik bir proses izlemek, bilahare anglosakson tanımlarla yumuşatma yoluna gitmenin ne derece sadra şifa olduğu daha uzunca tartışılacak gibidir. Zira hangi versiyonunu savunur olursanız olun, bunlar sadece muhayyilede değil, bizatihi toplumsal karşılıklarıyla varolan bir gerçekliğe sahiptirler. Hatta o toplumsal gerçekliğin tümü yatay değil, jakoben bir kesimin de varlığını halen geçerli kılmakta. Yani salt tarafları tarihte kalmış kelami bir tartışmadan değil, siyasi vecheleriyle capcanlı, her gelişmede yeniden küllenen bir sosyo-politik gerçeklikten söz ediyoruz.

 

Gereğince masaya yatırılmamış olan ve yeterince trajediye -sadece uzak tarih değil-, yakın tarih açısından da yol açmış “laikliği” şimdilik bir kenara bırakalım. Zira FETÖ meselelerinin etkisiyle de şu aralar “ilk dönemin haklılığı”na payanda kılınan, “yeni keşfedilmiş yakut” muamelesine tabi tutulan kavramın ima ettiği uygulamalar, aslında demokles kılıcı hükmünü sürdüren egemen dil/zihniyet masaya yatırılmadan altından kalkmanın çok mümkün ve adil görünmediği bir tarza sahip. Tartışmanın ve vakıanın bu sosyojik ve siyasi gerçekliği atlanarak “iyi niyet” dilekleri ya da “şapka kanunu”nda olduğu gibi “orada durmasında sakınca yok, nasılsa toplumsal karşılığı kalmadı” gibi bir naif yaklaşımla aşmak mümkün değildir. Onu, çeperinde varolan, kuşatan, ehlileştiren, terbiye eden, gemleyen kavramlarla kuşatıp, bunların yaygınlaşması, uğruna mücadele verilip normlaştırılması ve “değer” haline getirilmesi yoluyla aşmak, aslında “iyi niyetli” olarak ima edilene ulaşmayı da beraberinde getirecektir. O yüzden Türkiye’nin kendi şartları içinde gelişmiş olan “laikliklerden laiklik beğen”den öte bir tartışmayı yapmak elzemdir.

 

Ancak yola, olumlu çağrışımlar yaptıran, evrensel insanlık değerleriyle yoğrulmuş, size ait olanı dışlamayan (ki bunu yapmaya çalışan ideolojik eğilimler de bu sayede sırıtagelmekte, faş olmaktadır) kavramlarla çıkmak öncelikli addedilmelidir.

 

İşte mesela ‘laiklik’ İslam dünyasının bir bölümünde zinhar ağza dahi alınmaması gerekirken, ‘demokrasi’ böyle değildir. Hatta bütün olumlu beklenti ve umutların içine yedirildiği bir kavram olarak neşvünema bulmuştur. Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, onyıllardır diktatörlüklerle insan iradesinin yok sayılıp baskılandığı rejimlerin sosyolojisinde kimlik ayırdetmeksizin böylesi olumlu bir anlam yükleme vardır. Onlar bu kelimeyi kullandıklarında felsefi olarak bir Norveçli’nin kastettiğini kastetmedikleri şüphesizdir ama içini kendi tecrübeleri, yaşanmışlıklar, kan, gözyaşı ve umutlarla doldurmuşlar, Norveçli ile de ortak meşru taleplerde buluştuklarını ima etmişler, hatta Gannuşi örneğinde olduğu gibi, belki o Norveçli’ye de öğretici olacak açılımları da gerçekleştirme yoluna koyulmuşlardır. Buna benzer veciz, ufuk açıcı versiyonlara Aliya örnekliğinde de şahit olmuştuk.  

 

 

“Fıkıh Medeniyeti”nden mülhem “Hukuk Kültürü”

 

 

Geçen yazıda, kavramın işaret ettiği somut medeniyetsel yaşanmışlıkların öneminde bahsetmiş ve en çok ihtiyacımız olanla içinin doldurulmasının doğallığına vurgu yapmıştık. İhtiyaç olanla doldurmak ve mücadelesini verip kendine ait kılmak. İşte Türkiye’ye ilişkin “hukuk kültürü” değinisi de aslında bu ihtiyacı karşılamayla ilintili. Dikkat! Adliye, dosya, yargı değil, hukuk kültürü!

Hukukun üstünlüğüne dayalı bir kültürleşme ve o kültürleşme üzerine inşa edilmiş yatay bir sosyal ve siyasi kültür.

 

İslam’ın kadim geçmişi için “Fıkıh Medeniyeti” sözü basit bir niteleme değildir. Bu aslında medeniyetsel vizyona sahip bir fıkıhtır. Sadece teknik olarak “hukuk” alanının kapsamından değil, bir sosyal, toplumsal ilişkiler düzenine atıftır. Bu düzenin, kurallılığına-intizamına yönelik bir sitayiştir.

 

Lakin öncelikli mesele buna inanmak, bunun temel referanslarını bir iman konusu haline getirebilmektir.  İleride daha da derinleştirmeyi düşündüğümüz “Kavram-Ahlak-Siyaset” vurgumuz da bununla ilintilidir.

 

Şura sistemini farz kabul etmek, hatta imanın konusu yapmak gibi.

 

Eğer bunu kabul ediyorsak, o halde insan irade ve onurunu, insan hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü, ortak aklı, çoğulculuğun normalitesini, siyasetin toplumsal denge-denetimini, ehliyet, liyakat konularını, ‘şeffaflık’ın gerekliliğini de tevhidi bir ahlak ve inanç konusu haline getirmek gerekir. Bugün muhafazakar-dindar kitlelerin de, bunların dışında kalan sosyolojinin de en çok ihtiyacı olan husus budur.

 

Muhafazakar kesim bunların temellerinin İslam’da olduğuna kanaat getirip hac, oruç gibi kurumsallaşıp kültürleşmesi için -namazı ikame emrinde olduğu gibi- gayret gösterecek, diğer kesimler de referansları ayrı da olsa aynı normlarda buluşmaya azmedeceklerdir.

Altını kalınca çizmek gerekir ki; “İkame etme” fiilini genelde yalnızca namazla ilgili kulllanan, onu anlamlandırma ve hayata teşmil kılma hususunda nakısalı olan muhafazakar zihin açısından hemen belirtelim ki, bu Kur’an’da üç yerde vurgulanmaktadır. Bu konu aslında meramımızın temelini oluşturmaktadır: “İkame etme” namazölçü ve adalet ile ilgili olarak geçmektedir. Adaleti ikame etmenin de takvaya en yakın olan olduğu bizzat ayette geçmektedir. Oysa ilahiyat fakültelerinde de, sivil alan çalışmalarında da “adalet-takva” ilişkisine rastgelmeniz nadirattandır. Nerede kaldı ki bunu bugüne güncellemek!

 

O halde bir çalışma/araştırma ve eyleme önerisi olarak şuracığa bir not düşüp üzerinde fıkhetmeyi salıkverelim. Mesela; “Hukukun üstünlüğü-takva” ilişkisi; “ehliyet/liyakat-takva”, “Yolsuzluk/Yoksulluk/Yasaklarla mücadele-takva” diye uzayıp gitmesinde bir sakınca olmasa gerek!

Hatta, mizan/ölçü açısından değerlendirdiğimizde Hukuku ikame, şeffaflığı ikame, denetimi ikame ...diye başlayıp listeyi uzatmak da. 

 

Demek ki bu sahalara ilişkin bir güncelleme ve kimlik edinimine ihtiyaç olduğu izahtan varestedir.

Siyasetin boğucu ikliminden ve dön baba dönelim tekrarlarından bunalmış samimiyet ve sahicilik arayan yeni nesillerin ve dahi dindar veya seküler mahallelerin bu konularda eğitimi/ıslahı da şarttır.

 

Referanslar farklı olsa da hedef ortaktır: Vahiy kültürü ve insanlığın tecrübi birikimine, ortak akıl ve vicdana dayalı “ortak kelimeler”de üst normlarda buluşmaktır.

 

Dolayısıyla tartışmayı gereğince denenip ispatlanmış, insanlık tarihiyle eşdeğer tecrübelerle harmanlanmış, olumsuz bagaja sahip olmayan, dayatma içermeyen, her kültürel evrene uygun evrensel kavramlar üzerinden yürütmek gerek.

 

Unutmamak gerekir ki; siyasi literatüre bugün Batı dünyasından aktarıldığı ifade edilen kavramların arkasında yaşanmışlıklar vardır: Kan, gözyaşı, soykırım, savaşlar, onyıllara, yüzyıllara dayalı tartışmalar. (Bunların bir kısmının kökleri de İslam medeniyet havzasında yoğrulup pişirilmiş ve aktarılmıştır)

 

Kavramın “değerleşme” serüveni de bu şekilde oluşmuştur.

 

Siz aynı kaygıyı taşımamış, aynı kavgayı vermemiş iseniz kavramın ithali, sahiplenme ve kullanımı da yapaylık içerebilir.

 

Hatta toplum mühendisi jakoben bir güruh çıkar gelir ve size o kavramı pek çok trajedi yoluyla dayatır. Ve kavram sizin nefes borunuz değil, o boruyu tıkayan celladınız olur (laiklik gibi).

Demek ki dert ve kavgayla, bu derdi kavgayı sahiplenip “değer” haline getireceğiniz kavramlarla-terkiplerle olan ilişki atbaşı gitmeli, alınteri dökülmüş olmalıdır. Bu gerçekleşiyorsa bu eyleminizi hangi kavramlarla tanımlayıp tanımlamadığınız da ikincilleşir. Daha doğrusu mihenk taşı kavram değil, onun norm ve “değer” haline dönüşmesini sağlayan eyleme/mücadele/emek süreci olur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İLLEGAL HUTBE

Muhterem müslümanlar! Cenab-ı Hak; Enfal Suresi 27. Ayeti kerimede “… ki bile bile emanetlerinize hıyanet etmeyesiniz” buyurmaktadır. Müminun Suresi 8. Ayeti kerimede “Onlar (müminler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler” buyurulmaktadır.   Nisa 58.ayeti kerimede “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” uyarısı yapılmaktadır. Müfessirler “emanet ehli”ne , “ kamu işlerini yürütenler” anlamını vermişlerdir. Enfal 27’de şu mühim ikaz yer almaktadır: “Ey inananlar! Allah’a ve peygambere karşı hainlik etmeyin, size güvenilen şeylere (emanetlerinize) bile bile ihanet/hıyanet etmiş olursunuz.”   Buradaki  emanet  kelimesine  feraid  (görevler) anlamı da verilir. Ayette aynı zamanda  emanet  kelimesinin zıddı olan  hıyanet  de geçmektedir ki, Menar müelliflerine (Abduh/Reşid Rıza) göre, emaneti koruyan ve sahibine tevdi edene “hafîz, emin, ve...

Güç Bozar, Mutlak Güç Mutlaka Hepimizi Bozar 15.02.2021

Güç Bozar, Mutlak Güç Mutlaka Hepimizi Bozar Biz bu sözü siyaset alanını tanımlamak için sevdik ve hep kullanageldik. Ama başkalarına karşı. O yüzden çoğu zaman yanlış anladık. Kimimiz elini yüzünü yakmamak için bu ‘ateş koru’ndan kaçtı, kimimiz ise cahil cesareti ve ihtirasla onu elinde tutmaya çalıştı. Oysa maharet ve itidal onu hikmetle yönetmeyi ve herkes için faydalı hale getirmeyi öğrenebilmekte. Bunun da yasaları var. Tecrübe edilmiş, sınanmış yasaları. İnkarı durumunda mutlaka otoriterleşmeye varan bu halin bir süre sonra aktörleri de değersizleşmekte; orada “biz” mi yoksa “başkaları” mı var önemsizleşmekte. Bu maalesef hep böyle oldu ve değiştirme fırsatını yakalayanlar elindekinin kıymetini bilemedi. Ama elitlerin ama toplumun zorlamaları karşısında, değiştirmeye dönük idealler yerini konjonktürel muktedirliğin korunmasına bıraktı. Bugünkü tecrübelere ulaşmanın bedeli de bir neslin heder edilmesi oldu. Şimdi daha tecrübeliyiz belki ama daha irade sahibi değiliz. Bize ...

Hoca 'reform'a nasıl bakıyor? 17.11.2020

  Davutoğlu, Berat Albayrak krizinin ardından kamuoyunda “İktidarın U dönüşü”, “Yeni Dönem” ya da “Reform” olarak nitelenen cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarına ilişkin, bugünkü gündem konuşmasında detaylı bir değerlendirme yaptı.   Adeta geçmiş dönemin altından girip üstünden çıktı. Başta ataerkil aile ilişkilerinin yönetişime verdiği zararlar olmak üzere, kötü ekonomi yönetimi, ahbap-çavuş ilişkileri, rant ekonomisi, demokratik kurumsallığa verilen zarar, hukuk devleti normlarının ayaklar altına alınmasının hesabının mutlaka verilmesi gerektiği üzerinde durdu. Dünden bugüne rakamlarla da tabloyu ortaya koydu. Ortada bir enkazın olduğundan, buradan bir “pardon” ile sıyrılmanın mümkün olmadığından, bile isteye iradi tercihlerle yapılan hataların halkın emaneti olan kamu malına ve otoritesine verdiği milyarlarca dolarlık maddi ve insani zararların hesabının sorulması gerektiğinden bahsetti. 18 yıllık iktidarın sanki 18 günlük bir hükümet gibi davranmasını ve burada günyüzüne...