Ana içeriğe atla

Habitat-Ahlak ilişkisi 20.06.2020

Dünkü KararTV yayınında Ahmet hoca çok önemli bir konuya parmak bastı.

 

“Neden ‘yolsuzluk’ kelimesi ya da ‘yolsuzlukla mücadele’ artık kullanılmaz oldu?” sorusuna ilişkin “Yolsuzluğun tanımının kalmadığı”ndan bahsetti.

 

Gerçekten de öyle bir dönem yaşıyoruz ki, kamu düzeni ve ekonominin işleyişinde “normal” görülen meseleler “anormal”in ne olduğuna ilişkin haritayı adeta buharlaştırdı. Meşru olan ile gayrı meşrunun arasındaki çizgileri flulaştırdı. Mihenk taşı payesine kavuşması gereken hususlar “kimlikçi” atmosferde zaaf ve güç yitimi gibi algılanır oldu.

 

Dolayısıyla, halihazırdaki iktidarın herhangi bir nepotik, kuralsız ya da kuralları istediği gibi eğip büken tavrı gerekli, doğru, olmazsa olmaz türünden görülür hale geldi. Sorun olarak ifade edilen hususlar muhalif olunduğundan ötürü söylenen, gücü törpüleyen, bekaya zarar veren, “savaşta düşmanın elini güçlendiren” hamleler hanesine yazılır oldu. Tüm bunlar bir zihniyet halesi oluştururken, tüm detaylar, tekil olaylar, olduğunda şaşırtan gelişmeler, olması gereken “habitat”ın tarumar edilmesi, tespihin dağılması, toplanması için gösterilen yol, yöntem, ilkelerin tahfif edilmesi reaktif tutumunu besledi.

 

Bir şeye neden ve hangi ölçüye göre “yolsuzluk” deriz. Yolsuzluk, bir sebep midir, yoksa habitatın ortadan kalkması sonucu oluşan bir sonuç mu? Kamu malına ganimet gibi bakmak, üzerinden istediğiniz gibi tasarruf etmek, mülkü oradan buraya keyfe keder taşımak, bunun hesabını hiçbir kişi ve kuruma vermemek seçilmiş bir iktidar olmanın “normal”i, çağlar boyu tecrübe olarak insanlığa kalan bir miras, bir hak mıdır?

 

Mazeretler silsilesi

 

Bugün, inşa edilmeye çalışılan “sistem” karşısında, olması gereken “habitat”ı işaret edenlere karşı en kolay savunu şekilleri şunlardır:

 

-Bunlar uzak-yakın geçmişte de yaşandı.

-Geçmişte, atanmışların vesayetinden çok çektik, bunlardan kurtulmaya çalışıyoruz.

-Sistemin öngörmediği bir şey yapılmıyor. Sonuçta bu anayasal değişikliğe referandumda halk “evet” dedi. Oradaki yetkiler kullanılıyor.

-Ekonomide tek bir yol-yöntem yoktur, her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.

-Bugün sırf muhalefette oldukları için eleştirenler, dün de gelecekte aynı yetkileri kullanmaktan imtina etmediler/etmeyecekler.

 

İktidara destek verdiği halde insaf sahibi olmaya çalışanların eleştirileri ise “bu kadarı da fazla” kabilinden, sistemsel olmaktan uzak, mihenk taşı, kurallılık ve tecrübeden azade bir şekilde yapılmaktadır. Üstelik açıktan değil, kapalı kapılar ardından yapılan “bunu da mı görecektik” ölçüsüzlüğüne dayalı eleştirilerdir bunlar. Sahip olunan imkanların bu şekilde yanlışlar içine girilerek heder edileceğine dair bir karamsarlığın, umut yitiminin ötesinde bütüncül-sistemsel-ilkeler bütününe dayanan yapısal bir vizyona dayanmamaktadır. Dolayısıyla, toplumu ve katmanlarını da zehirleyen gidişatın görünen sonuçlarına, mesela “milliyetçiliğin artışı”na, mesela “resmi ideolojinin ağırlıklı geri dönüşüne”, mutlak itaate dönüşen kişilere sadakatın kişisel ve samimiyetsiz görüngülerine, eğitim, Kürt sorunu gibi alanlardaki bildik ezberlerin tekrarını sağlayan bir “ahlakçılık” düzleminde yapılan sınırlı-yüzeysel eleştiriler. Aslında, habitatın tamamen ortadan kalkışının derin sebepleri üzerine düşünmekten imtina eden, bazen güç yitimi korkusunun getirdiği bile isteye, bazen de bu konulara hiç kafa yormamışlıktan ya da sistemli düşünmeyi becerememekten kaynaklı bir eleştiri düzeyidir bu. Sadra şifa olmaması bir yana, hastalıklı durumun sürgit devamına dolaylı bir destek anlamına da gelmektedir. Bazen, kişiler değişse bazı şeylerin değişebileceğine inanan, halen arkasında durduğu aktörlerin habitatı tarumar eden karar ve yönetişim tarzlarının sorunun kökenini oluşturduğunu kendisine itiraf etmekten çekinen bir zihniyetin yansımalarıdır bunlar.

 

Toplumun ıslahını, ahlaki umdeleri çok önemser! Ama bunların çağa uyarlanmış boyutlarını gündeme alıp tespihin tanelerini birbirine bağlamadan bunun gerçekleşmesinin muhal olduğunu ya kavrayamaz ya da geçiştirir.

 

Emanet ve şeffaflık bilinci

 

Oysa iktidar/güç bir emanettir. Hem halkın hem de Hakk’ın emaneti. Ona, emanet olduğu bilinciyle yaklaşılmamış vesayetçi dönemlerin yaşanması, aynı bilinçsizliğin sürdürülmesini haklı çıkarmaz. Adı üstünde emanet, kamuya ait olanın, kamu adına bir süreliğine yönetimini içermektedir. Bu yönetimin doğru yapılması için de kadimden bu yana insanlık bir takım kurallar keşfetmiş, üstelik bu kuralların bir kısmı ilahi metinlerde de yer almış, geriye güncellenmelerine ilişkin fıkhetme, düşünme, planlama, gereğini yerine getirme gayreti kalmıştır.

 

Şeffaflık ilkesi bunlardan biridir. Sadece bu, diğerlerine bile ihtiyaç hissettirmeden eğitimden ekonomiye, kamu düzeninin işleyişinden adalet ve hukuk sisteminin yapılanmasına kadar geniş bir alanı kapsar. Sırf bu ilkenin işletilmesi bile, türevleri olan denetim, hesap verirlik, öngörülebilirlik gibi asli unsurlarla birlikte bir habitatın alt yapısını oluşturmaya zemin sağlar.

 

Mesela “vesayetçi çevreler bize şu şu kurumlar üzerinden engeller çıkarıyordu” deyip o kurumların deneyimini ve işlevselliğini yok etmektense yukarıdaki ilkeler mucibince ıslahına gidersiniz. Bürokrasi vesayetini ortadan kaldırmak amacıyla örneğin müsteşarlıkları tırpanlamak ya da DPT(Devlet Planlama Teşkilatı)’yi yok etmek çare değildir. Aksine, devletin insan gücüne dayalı kurumsal tecrübesini ilkeleri kavileştirecek, onları sağlamlaştırıp ideolojik kompartımanların kurbanı haline gelmeyecek bir düzeneğe sokmaktır aslolan. Bürokrasinin tecrübesini -sözde- Siyaset lehine tırpanlamak, liyakatli bürokrasinin boşluğunu sadakatli tecrübesiz kadrolarla doldurmak değil, siyaset ile bürokrasi dengesini kurabilmektir.

 

Hukuk sisteminin açık, net, öngörülebilir ve istikrarlı olması ve bundan taviz vermemek, aynı zamanda sağlıklı üretime, iç-dış yatırımların teşvikine, istihdam ve işsizlik konularında verimli bir zemine yol vermektir.

 

“Bize daha önceki sistemde güç sahiplerinin vermedikleri ihaleleri biz şimdi yandaşlarımıza verelim, ki gücümüz pekişsin; dokunulmaz, sorgulanamaz, denetlenemez hale de gelelim” diye düşünmek, sağlıksız işleyen sisteme çözüm değil, aksine sorunları artırmaktır. Sayıştay ve Danıştay’ı kendi lehinize olmak kaydıyla etkisizleştirmek, sadece sizin ömrünüzle sınırlı bir fatura çıkarmaz topluma. Yasalar kişiler için yapıldığında, o kişilere de zarar verici, hatta nesilleri kuşatan ifsad mekanizmalarını artırıcı bir işlev görürler. Verdiğiniz mesaj, “böyle gelmiş böyle gider, her gelen denetimsiz ve hesap vermez şekilde kendine göre düzenlesin” olur! Oysa habitatı ilkesel düzeyde korumak ve kollamak, kuralları herkes için işler hale getirmek, makenizmaların denetimini istikrarlı kılmak, şeffaflık ilkesinin tüm zamanlar için geçerli olduğu/olması gerektiğine dair halka ve Hakk’a olan borcunuzu yerine getirmektir. Bunu yaptığınızda, kamusal ahlakı da, adalet ahlakını da pekiştirmiş olursunuz.

 

İşte, daha pekçok veçhesiyle üzerinde konuşulması gereken habitatı korumak, ancak doğru bilgi üzere hareket edebilecek birikimsel/geleneksel tecrübeye dayalı kadroları istihdam eden kurumların korunup kollanması sayesinde, ahlakı da koruma yolunda önemli bir adım atmış olursunuz.

 

“Bizim beceremediğimizi elin Batılısı nasıl beceriyor?” diye merak edilen husus budur. Tecrübi birikimleri koruyan habitatı zedelemediğinizde, güvenli, şeffaf, öngörülebilir ortamı dikey ve yatay olarak koruduğunuzda ve bütün bu adli ve mali sistemi ortak akla dayanan müdahaleler dışında değişmeyen kurallara bağladığınızda, aslında bireysel ve kamusal ahlakı garanti altına almış oluyorsunuz. Kim, neyi çiğnerse toplum nezdinde ayıplanır ya da duruma göre çiğnediği şeyin bedelini hukuk karşısında öder. Buna maruz kalmamak için insanlar ve kurumlar kamusal hukuka ve ahlaka bağlı kalır ve bir süre sonra bu bir kültürel devinimi de beraberinde getirir. İşte tarihin her devrinde insanlar, gücü ve yasaları kendi ramına kullanmaya çalışanlara karşı, dokunulmaz kılınacak ama herkese de fayda getirecek bu kuralların keşfi için çaba göstermişlerdir. Önce sınırlı sınıfların çıkarları adına yol alınan bu konular, bilahare geniş kitlelerin lehine sağlama alınmış, korunmuştur. Bunlardan daha iyisi üretilene kadar da insanlığın kamusal ahlak ölçüsü bunlar olacaktır.     

 

Hangi kimliksel angajmanlara dayalı hangi toplumsal yapıya sahip olursanız olun kamu yönetimini emanet olarak görmek, ehline tevdi edip liyakat esaslı kararların alınmasını sağlayıcı mekanizmaları savunmak, denetimi, şeffaflığı, hesap verirliği, öngörülebilir bir sistemi inşa çabası aynı zamanda ahlakı da savunmak anlamına gelir. Ahlakı hamaseten savunup da bütün bunları görmezden gelen -sosyalist, muhafazakar, dindar, Kemalist, sağ-sol-milliyetçi- kim olursa olsun aynı zamanda ahlaksızlığı savunmuş olur. Dolaylı da olsa. Maharet, kerameti kendinden menkul kimlik(ler)i değil, bu ilkesel habitatı savunmaktır.

 

Hocanın “ne solun sosyal adaleti ne de liberalizmin vahşi önerileriyle değil…” dediği ve yeni bir zihniyet dönüşümüne gereksinim olduğunu işaretlediği hususlar da bu tabloyu içrektir. 

 

Buna karşı farklı bir reçetesi olan varsa, elinde tersini ispat edecek veriler olduğunu iddia edecek cesarete de sahipse bir adım öne çıkmalıdır. Ama bütün bunlarsız bireysel ve toplumsal ahlakın da ayakta kalabileceğine dair fıkhi delilleri de cebinde getirmelidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İLLEGAL HUTBE

Muhterem müslümanlar! Cenab-ı Hak; Enfal Suresi 27. Ayeti kerimede “… ki bile bile emanetlerinize hıyanet etmeyesiniz” buyurmaktadır. Müminun Suresi 8. Ayeti kerimede “Onlar (müminler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler” buyurulmaktadır.   Nisa 58.ayeti kerimede “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” uyarısı yapılmaktadır. Müfessirler “emanet ehli”ne , “ kamu işlerini yürütenler” anlamını vermişlerdir. Enfal 27’de şu mühim ikaz yer almaktadır: “Ey inananlar! Allah’a ve peygambere karşı hainlik etmeyin, size güvenilen şeylere (emanetlerinize) bile bile ihanet/hıyanet etmiş olursunuz.”   Buradaki  emanet  kelimesine  feraid  (görevler) anlamı da verilir. Ayette aynı zamanda  emanet  kelimesinin zıddı olan  hıyanet  de geçmektedir ki, Menar müelliflerine (Abduh/Reşid Rıza) göre, emaneti koruyan ve sahibine tevdi edene “hafîz, emin, ve...

İttifak çatırdamasın da isterse gökkubbe mi yıkılsın? 21.01.2021

Adalet Bakanı Abdülhamid Gül, daha birkaç hafta evvel söylemişti; “Adalet sağlansın da isterse gökkubbe başımıza yıkılsın” diye. Türkiye’de son bir hafta içinde yaşananlar maalesef bunun bir bakanın temennisinden öteye geçemeyeceğini bir kez daha ispat etmekle kalmadı; nasıl bir siyasi iktidar denklemi ve sistem içinde olduğumuzu yüzümüze bir kez daha vurdu. İktidar ortağı parti, bu siyasi teröre sadece sözlü olarak taraf olmakla kalmadı, kendileri gelip emniyete teslim olan saldırganlarla ilgili soruşturmada devletin bir savcısını hedef gösterdi, tehdit etti, bir siyasi parti liderinin adamı olduğuna dair afişler paylaştı ve bir siyasi linç kampanyası gerçekleştirdi. Devlet Bahçeli, yaptığı uzun açıklamada, kendilerine yapılan eleştirilerde aradığı kriterleri sıralarken “ahlakilik, hukukilik, meşruiyet” vurgusu yapmıştı. Bu kampanya tüm kamuoyuna aynı soruyu sordurttu: Nerede ahlakilik? Nerede hukuk? Nerede meşruiyet? Sürekli “muz cumhuriyeti” olmadığımızdan, “bakkal değil devlet yöne...

Tartışıyor muyuz gerçekten? 30.07.2020

Hangi konu olursa olsun “Tartışıyor gibi” yapmaktan kendimizi alamıyoruz. Bir bakıma, kronik toplumsal konularda herkesin her konuda fikir serdetmesinden kaynaklı bir durum bu. Diğer açıdan da, mahalli olarak kapsadığımız alana halel gelmemesi adına takındığımız tutumlar var. Yani tartışma hangi boyutta yol alırsa alsın, öncelik, bizim takıma halel gelmemesi.  Bu da sonuçlardan yola çıkarak ideolojik tutum alışları besliyor. Meselelerin kaynağına inmek zorlaşıyor. Tam “keşke sadece bilenler konuşsa” derken, uzman zannettiklerimiz de kendilerini aynı sarmalın içinde buluveriyor. Kimbilir, belki de gerçekten sorunlara vakıf olanlar bu keşmekeşte konuşmaktan imtina edip köşelerine çekildikleri, bizler şövalyelerin kılıç şıklatmalarına maruza kaldığımız içindir bu toz duman, bilemiyorum.   Ama sonuçta, mahalli tutum, ister istemez belli boyutların öne çıkarılıp başka boyutların ıskalanmasını beraberinde getiriyor. “Derinleşelim” beklentisi, “vakit yok, başkaları zemin kazanıyor” a...