Ana içeriğe atla

KU-TUP-LAŞ-(TIR)-MA! 09.08.2020





Hiç mi farklılaşma olmayacak? Olmaz mı? Demokratik toplum, farklılaşmalara rağmen, farklılaşmalarla birlikte birarada yaşam formu üretebilme imkanı değil midir zaten?

 

Peki her “farklılaşma” mutlaka “kutuplaş(tır)ma” üretir mi? Kutuplaşma ‘hayır’ ama ‘kutuplaştırma’yı bilemem. O, toplumsal yapının fay hatlarıyla birlikte, o fay hatlarında çeşitli motivasyonlarla sörf yapmak isteyenlerin (öncelikli olarak siyasilerin) tutumuna bağlı. Zaten tüm farklılaşmalar peşinen kutuplaşma yaratır diye baksaydık, o zaman farklılaşmaları birarada yaşatmaya çalışan demokratik toplum idealine “kutuplaştırıcı model” adını vermemiz gerekecekti.

 

Peki demokratik toplumlarda kutuplaş(tır)malar olmaz mı? Nasıl olmaz, olur tabii. Lakin toplumun olgunluk/medenilik seviyesine bağlı olarak dozajı ve etkisi değişir.

 

Önce peşinen şu soruyu cevaplamak lazım: Kutuplaşma gerekli ve iyi bir şey midir? “Normaldir”, “olması lazım”, “benim-bizim işim(iz)e yarıyor”, “beni bize bağlıyor”, “olmasa olmazdık” “düşmanın/hainin etkilerini kırıyor” mu diyoruz, yoksa kurtulunması gereken bir histeri nöbeti ya da bir salgın hastalık hali gibi mi bakıyoruz? “Salgın hastalık” tabiri sanırım buraya oturmadı. Zira farklı kesimlerin tüm hümanistik beklentilerine rağmen salgın döneminde bile kutuplaştık! “Bile”si fazla oldu. Kutuplaşma zaten tam da böylesi kriz dönemlerin uyuşturucusudur! Marx “din halkların afyonudur” falan demişti ya. Biz buna “kutuplaşma” ve mezkur mezhebi tutumun ruhbanları olan “kutuplaştırmacıları” eklersek hiç de fena olmaz aslında. Hem de oldukça fiyakalı olur.

 

“Kutuplaşma halkların afyonu” mudur?  

 

“Kutuplaşmanın uyuşturucu etkisine maruz kalıp hakiki sorunlarımıza odaklanamamak” gibi aynalı bir tespit yaptığımızda “zaten kutuplaştığımız konular asıl sorunlarımız” diye kulak zarımızı patlatacak itirazlarla karşı karşıya gelmek işten bile değildir.

 

Peki, başka bir soru soralım o zaman: Birbirimize bulunduğumuz tepelerden çağrıda bulunup hiç olmazsa dumanla bile iletişim için gayret göstermediğimizde kutuplaşmanın konusu olan mevzulara çözüm üretebilmek mümkün müdür? Ya da şöyle soralım; “kutuplaşma cereyanına kapılanın böyle bir derdi var mıdır? Sesini gerçekten de bir yerlere duyurmak istiyor mudur?

 

Mesela deniyor ki, “sosyal medya kutuplaştırmayı artırır” Hep bir kalıp yargı olarak görünmüştür bu bana. Sosyal medya ile devrim olamayacağı gibi, kutuplaşmaya etkisi de oldukça sınırlıdır kanımca. Zira tarafların birbirleriyle yollarının kesiştiği, ne söylendiğine dair kulak kabarttıkları varsayımına dayanır bu yargı. Oysa öyle olsa, bir parça düşünme, karşılaştırma yapma, doğrulama ve empati çabası gütmüş oluruz. Zaten bu yargı doğru olsaydı, sosyal medyanın ziyadesiyle kullanıldığı bazı İskandinav ülkelerinde “az kutuplaşma”; az kullanıldığı bazı Asya ülkelerinde “çok kutuplaşma” örneklerine rastlamamamız gerekirdi. Yani sosyal medyanın sebep kılınması, çok da inandırıcı ve anlamaya katkı sağlayan veriler sunmuş olmuyor. “Birbirimize propaganda” bunun ne zaman, ne için, hangi ana sebeplerle başladığını sorgulamadan bizi kutuplaştırmanın kökenlerine götürmüyor kanımca.

 

Soruya tekrar dönelim: Kutuplaşma “biz”lere hayır getirir mi? Bizce, sürekli bir kaybet-kaybet durumu doğurmakta bu süreçler. Lakin sosyal tabanlardan buna dair “öyle ya da böyle” diye cevap beklentisini bir kenara koyarak siyasete yöneltelim soruyu: Kutuplaş(tır)ma toplumlara fayda mı getirir zarar mı?

 

Akıllı siyasetçi, rejimin kuruluş yıllarındaki ana kutuplaş(tır)ma konularını, yani sonrakilerin üzerinde artçı kıvamında titreştiği ana fay hatlarını hiç konu etmeyecektir soruyu cevaplarken. Siyasal Milliyetçilik/Ulusalcılık Felsefesi-İslami kimlik ve kültür mesela. Pozitivizm, bilimcilik ve karşıtları, Türk-Kürt, Merkez-Çevre, Alevi-Sünni, …ilh zinhar konu edilmekten imtina edilecektir. Ama bu durum, artçılar üzerinde titreşmemek, onları tetiklememek anlamına gelmemektedir. Siyasetin bunlara ihtiyacı olduğu zımni kabulü, fiili üretimlerini göstermekte gecikmeyecektir. Siyasetin/siyasetçinin çok bileşenli kültürel, siyasal ve kamusal konularla ilgili bunları tek anlamlılığa indirme ihtiyacı vardır nitekim. Kolay anlaşılır kılma. Çoklu olanı, teke indirme. Bol sebepli olanı, tek bir değişkenle açıklama. Referandumlardaki gibi; “evet mi hayır mı?” ‘Evet’ ve ‘Hayır’ın içindeki “öyle de şöyle de olabilir; o tarafta şu da var, bu tarafta şu kabul görebilir…” gibi lakırdılar siyasetçinin işine gelmez! Toplumda da karşılığı vardır bu kolaycılığın. Uzun uzun düşünme ve tartışma gerektirmeyen, safları sıklaştıran, tespihin taneleri gibi ipe dizen bir yönü.

 

O halde nereye vardık şimdi kutuplaş(tır)ma konusunda? Kültürel ve yaşamsal farklılıklar ve beklentiler midir kaynağı? Bu farklılıklardan kaynaklı galebe çalma isteği midir? Tüm kesimler açısından otoriterlikle bağı falan? Hani illa “benim dediğim doğru, o olsun; karşıdan zaten hayır çıkmaz, patinaj yapıp dururuz; hatta ihanete-zarara uğrarız” düşüncesi mi?

 

Mesela kutuplaşmada saf tutan, gerçekten tüm toplum için mi endişelidir yoksa kaygıları kendi mikro alanıyla mı sınırlıdır? Tezimize göre, tüm toplum için endişelenenin farklılıklar realitesini kabul etmekle birlikte kutuplaşmaya sempatiyle bakmaması, şevk ve hırsla sarılmaması gerekmez mi?

 

Sanırım kutuplaşmanın kendisi de öyle kolay üretilebilen bir şey değildir. Uzun emek ve yoğun çabalar gerektirir. Bir de sağlam-güçlü bir kutuplaştırıcı aktör. Yani öyle her aklına esen “ben kutuplaştırayım ve sağlam elmaları heybemde toplayayım” dediğinde toplum buna hemen tepki vermez. O aktör ile uzun erimli bir ilişki içinde, pekçok değişkenin tek bir potada eridiği kimliksel bir bütünleşme ve güven (kesin inanç bağlamında) ilişkisi kurması gerekir. Hatta öyle ki, bazı toplumlar açısında böyle bir aktör de yetmez ve bir de kutuplaşmaya tepki veren karşıt kutup(lar) gereklidir. Yani üretilen kutuplaştırma ve konsolidasyon siyasetine aynıyla vaki karşılık verecek bir başka aktöre, ya da birikime ihtiyaç vardır.

 

Demek ki, toplumların -tarihi- yaşanmışlıkları tolere edici bilinçaltını düşündüğümüzde, (ya da öyle olduğunu varsaydığımız bir toplumda) diyebiliriz ki aslında kutuplaşmanın ana kaynağı ne o ne bu, ne din ne kültür…öncelikli olarak kutuplaşmayı sağlayan, başlatan, karşılık veren, sürdüren, terazinin kefesini dengelemede işe yaradığını düşünen “oyunu sürdüren aktörlerdir”

 

Oyunu kimin başlattığından bağımsız (ki bu geleceğimiz açısından önemsiz) kutuplaş(tır)ma konusunun hiç de eğlenceli olmayan, başlatana da sürdürene de faydası sınırlı ama toplum(lar)a hepbirlikte kaybettiren bir olgu olduğu gerçektir.

 

Sosyal-yatay fıkhını üretip, bunu dikey kesenlere icbar edip, farklılıklarla birarada yaşamayı olgunlukla-medenice yüklenip ustaca sürdüreceğimiz günlere ulaşabilmek için, bu hastalıklı hal ile mücadele adına neler yapmamız gerektiği üzerine tefekkürü sürdürmeliyiz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hoca derslere devam ediyor (2) 05.06.2020

“Bugün, Türkiye’de bir ekonomik kriz yaşadığımız için siyasal kriz yaşamıyoruz. Tam tersine,  bir siyasal kriz, hukuk krizi, adalet krizi ve en önemlisi yönetim krizi yaşadığımız için ekonomik kriz yaşıyoruz.”   Hocanın 1 Haziran konuşmasındaki bu sözleri hukukun keyfileşmesi, adaletin erimesi, özgürlüklerin baskı altına alınmasının ülkelerin ekonomik ve sosyal krizlere kapılmasındaki sebep-sonuç ilişkileri yasasını özetliyor. Sebepler zincirinin sonucu olan siyasal krizler ekonomik yönetimindeki çelişkileri de, krizleri de tetikleyip derinleştiriyor.   Bu meyanda virüs salgınıyla literatüre girip kullanılan “normalleşme” olgusunun, sadece berberlerin, AVM’lerin açılmasına atfen değil, memleketin diğer sorunlarıyla bağlantılı sadra şifa yönelimler için vesile kılınması niyazıyla ilkesel boyutta irdeliyor hoca:   “Bu nedenle, normalleşme kavramını ülkenin nefes borularının açılması, dinamizminin önündeki engellerinin kaldırılması ve gençlerimizin yaratıcılığını körelt...

Abdurrahman el-Kevâkibî ve Despotizmin Doğası 06.09.2020

Kevâkibî’ye göre despotizm yukarıdan aşağıya oluşan bir mekanizmadır ve bundan farklı davranması mümkün değildir. Mekanizmanın başına “iyi adamlar” gelse bile onların da bu mukadderatı aşabilmelerinin mümkünatı yoktur. Bu durum ancak, onun işleyiş yasalarına karşı başka yasaları işletmekle mümkündür ki, Kevâkibî’nin çözüm noktasında ortaya koyduğu hususlar, normlar ve sistemsel yaklaşım çağdaş siyasi ilkelerle olabildiğince uyumludur. 6 EYLÜL 2020 Devamı: https://www.perspektif.online/abdurrahman-el-kevakibi-ve-despotizmin-dogasi/

Şükretmek gerek, bin yıl sürmedi... 26.02.2020

‘Topyekün savaş' manşetlerinin atıldığı kabus günlerinin üzerinde 23 yıl geçti.   Ondan önce de yaşanmıştı aynı kabuslar, cuntalar, idam sehpaları, işkenceler, yasaklar.   1924 Meclis darbesi, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül zincirin halkalarıydı.   Tanklar yürümüş,   MGK kararları seçilmiş hükümete dayatılmış,   meşru başbakan devrilmiş,   yargıçlara brifingler verilmiş,   5’li çete patronlar kulübüyle kolkola girmiş,   masa başı örgütler kurulup torbaya hedeftekiler atılmış,   bankaların içi boşaltılmış,   gencecik nesillerin başörtü yasakları yüzünden hayatları karartılıp heder edilmiş,   ordudan atılanlar kamu kuruluşlarında çalışamamıştı.   Bilahare yargılandı 28 Şubat, yarım yamalak, şöyle kıyısından köşesinden, müebbetler falan verildi “bin yıl sürecek” naraları atanlara.   Lakin ilerlemişti yaşları, hiçbiri içeri konmadı, hasta ve yaşlı idiler. Bir zamanlar köküne kibrit suyu döktükleri hukuktan istifadeyle mahpus ha...