Ana içeriğe atla

O virüs hepimizin içinde 18.03.2020

Aynı duyguları hissedebildik mi biz de onlar gibi?

 

Evet evet, o insanları kastediyorum. Hayvanlara yapılmayan muamelelere yıllardır maruz kalanları.

 

Dünyanın öksüzlerini, yetimlerini, itilip kakılmışlarını, tavuk gibi boğazlananları.

 

“Eşitlik” artık ideolojilerin ütopyası bir slogan olmaktan çıkmaya yüz tutuyor adeta.

 

Onlarla eşitlenmeye doğru gittiğimizin farkında mıyız!

 

Korku…

 

Güvensizlik…

 

Beka kaygısı…

 

Tümünde eşitlenebildik mi bilemiyorum. Sanki az kaldı.

 

‘Geçsin’ diye bekliyoruz ‘normale dönmek’ için ama gerekli dersleri alabildik mi?

 

Bilemiyorum.

 

Savaş bölgelerinde yaşayan insancıkları kastediyorum.

 

Savaş bölgelerinde ailelerini her gün yitirenleri,

 

Kaçacak yeri olmayanları.

 

Ya da yollara dökülüp insanca bir yaşam beldesi arayanları.

 

İnsan yerine konmayıp sınırlarda gaz bombalarına, kurşunlara maruz kalanları.

 

Korku, güvensizlik, beka endişesi ile kavrulup hayatta kalmaya çalışanları.

 

Suriyelileri, Afganlıları, Iraklıları vs…

 

Düne kadar virüs muamelesi gören insanları.

 

Virüsü sınırlarından uzak tutmak için çırpınan “medeni” toplumları.

 

Şimdi ölüm kol geziyor hepsinin tepesinde.

 

Kimyasala, maruz kalan insanların hissettiklerini yaşıyorlar.

 

Çaresizlik…korku…güvensizlik…”bu da geçer ya hu” umudu!

 

Tıpkı savaşın başında beldelerini terketmeyen, terkedemeyen insanlar gibi.

 

Bir umut…”belki çabuk geçer”

 

***

 

Ama bir yere kadar…ya sonrası?

 

Sonrası, adeta tersine göçün sinyallerini veriyor şimdiden.

 

Etiyopya’dan, vizeleri bittiği halde ülkelerine dönmek istemeyen İtalyanlar gibi.

 

Kimbilir? Gün gelip virüsten korunmuş Afrika ülkelerine göç başlayabilir belki de.

 

Belki de onca Avrupalı demografik olarak başka bir değişimin unsuru haline getirebilir dünyayı.

 

Ölümden kaçmak, kendilerini ve ailelerini korumak için. Ciğerlerine kimyasal (virüs) bulaşmayacak olan beldeleri yeni hayatlarının imkanı, umudun diyarı olarak bellemek zorunda kalabilirler belki de, kimbilir.

 

***

 

Günde açlıktan ölen insan sayısı yirmi iki bin küsur imiş! Rakamla 22.000.

 

Lüks, şatafat, ısraf, müsriflik, umarsızlık, bencillik…bütün bu “insani” hasletlerin, duyguların, edimlerin bedeli olarak. Tam 22.000. Daha ne istatistikler var, virüsleri sollayan.

 

Günahlarımızın toplu bedellerini hızla akıp giden kontürler eşliğinde önümüze koyan istatistikler.

 

Şimdi o istatistiklere dahil olma zamanı geldiğinde, o mazlumlarla eşitlenegeldiğimizi bir parça hissettiğimizde, önce bir şaşkınlık, sonra burnumuzun dibine, kalbimizin tam ortasına yerleşen makus talihin neden gelip de bizi de bulduğuna dair sorular.

 

***

 

Aynı korkular, aynı güvensizlik hissi…”Evlerinizde dahi olsanız…” diye başlayan ilahi uyarıları hatırlatıyor.

 

O insanların bizler için birer imtihan vesilesi olduğunu unutanlarımızla birlikte, içimizden sadece zalimlere erişmeyen bir felaketler zinciriyle karşı karşıya olduğumuzu terennüm etmek aklımıza geliveriyor.

 

Oysa zaten aileleri bedenleri parçalanan, psikolojik hastalıklara maruz kalan o insanlar da hangi günahın bedelini ödüyorlardı ki.

 

Hala, bu tarz sorgulamalardan kaçanlarımız var. Komplo teorileri eşliğinde üst akılları suçlayanlar mı istersiniz; yok dijital topluma geçişin provasının yaptırıldığına dair kehanet saçanlar mı?

 

“Başınıza gelen kötülükler kendi ellerinizin yaptıkları iledir!”

 

Daha ne densin ki.

 

Zor mu bu kadarını kavramak? Bilimi, teknolojiyi, araştırmayı bunun karşısına koymak da neyin nesi?

 

Rohingya’yı, dünyanın gözlerinden kaçıralı bayağı oldu değil mi? Ya D.Türkistan’ı? Oysa kaynağı da sorumluları da belliydi! Tıpkı Bosna’da olacakların daha önceden belli olduğu gibi. Tıpkı Irak’ta, Halepçe’de, Yemen’de olacakların daha önceden belli olduğu gibi.

 

Suriye’deki mezalimi hangi bilimsel gerçekler eşliğinde tartışıp bitirmeye dair uykusuz kaldık ki?

 

Kimyasal silahlar kullananları hangi bilimsel hukuki gerekçelere dayalı olarak ellerini kurutmak için gayret gösterdik ki?

 

Oysa sorumluları da, kaynağı da belliydi!   

 

Sorumlularına “dur” demedik, diyemedik. Sadece bir “ses” idi vereceğimiz. Hayat telaşesinden umurumuzu sıyırıp “bir ses de benden” diyemedik.

 

Kaynakları yerinde kurut(a)madık. Hırslarımız, bencilliğimiz, tahakküm yarışımız, kendimize ait gelecek planlarımız virüs olup milyonlarca insanı zehirledi. Oysa kökünü kurutma imkanımız vardı. Bilim de ilim de, teknoloji de, hukuk da yanımızdaydı. Bir, insanlığımız eksikti.

 

Şimdi ise kaynağını da, nasıl engel olacağımızı da bilmediğimiz bir silah hepimize doğrulmuş durumda. Hepimiz, güçlümüz de zayıfımız da, sarımız da beyazımız da istatistiklere girme ihtimalimiz artınca hatırlamaya meylettik.

 

İnanın, aynı duygular. Eksiği var fazlası yok. Bu daha yolun başı. Tek fark, hala evlerimizdeyiz! Ya da evlerimizde güven içinde olduğumuzu düşündüğümüz zamanlardan geçmekteyiz.

 

Hala empati yapmakta güçlük çekenlerimizi tefekküre ve harekete geçmeye davet edelim.

 

“Savaş bölgelerindeki -kaynakları da gayet iyi bilinen- virüsler yaşamaya devam ettikçe, kurutulmaları da geciktikçe, Korona’lar bize bizi hatırlatmayı sürdürecek gibi” diye nefsimize fısıldayalım hiç değilse.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İLLEGAL HUTBE

Muhterem müslümanlar! Cenab-ı Hak; Enfal Suresi 27. Ayeti kerimede “… ki bile bile emanetlerinize hıyanet etmeyesiniz” buyurmaktadır. Müminun Suresi 8. Ayeti kerimede “Onlar (müminler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler” buyurulmaktadır.   Nisa 58.ayeti kerimede “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” uyarısı yapılmaktadır. Müfessirler “emanet ehli”ne , “ kamu işlerini yürütenler” anlamını vermişlerdir. Enfal 27’de şu mühim ikaz yer almaktadır: “Ey inananlar! Allah’a ve peygambere karşı hainlik etmeyin, size güvenilen şeylere (emanetlerinize) bile bile ihanet/hıyanet etmiş olursunuz.”   Buradaki  emanet  kelimesine  feraid  (görevler) anlamı da verilir. Ayette aynı zamanda  emanet  kelimesinin zıddı olan  hıyanet  de geçmektedir ki, Menar müelliflerine (Abduh/Reşid Rıza) göre, emaneti koruyan ve sahibine tevdi edene “hafîz, emin, ve...

İttifak çatırdamasın da isterse gökkubbe mi yıkılsın? 21.01.2021

Adalet Bakanı Abdülhamid Gül, daha birkaç hafta evvel söylemişti; “Adalet sağlansın da isterse gökkubbe başımıza yıkılsın” diye. Türkiye’de son bir hafta içinde yaşananlar maalesef bunun bir bakanın temennisinden öteye geçemeyeceğini bir kez daha ispat etmekle kalmadı; nasıl bir siyasi iktidar denklemi ve sistem içinde olduğumuzu yüzümüze bir kez daha vurdu. İktidar ortağı parti, bu siyasi teröre sadece sözlü olarak taraf olmakla kalmadı, kendileri gelip emniyete teslim olan saldırganlarla ilgili soruşturmada devletin bir savcısını hedef gösterdi, tehdit etti, bir siyasi parti liderinin adamı olduğuna dair afişler paylaştı ve bir siyasi linç kampanyası gerçekleştirdi. Devlet Bahçeli, yaptığı uzun açıklamada, kendilerine yapılan eleştirilerde aradığı kriterleri sıralarken “ahlakilik, hukukilik, meşruiyet” vurgusu yapmıştı. Bu kampanya tüm kamuoyuna aynı soruyu sordurttu: Nerede ahlakilik? Nerede hukuk? Nerede meşruiyet? Sürekli “muz cumhuriyeti” olmadığımızdan, “bakkal değil devlet yöne...

Dostlarla hasbihal 03.06.2020

Türkiye’nin içinden geçtiği bu zorlu süreçte, duygu ve düşünceler iklimini paylaştığımız dostlar var. Dertleştiren sorular, cevaplar, analizler, tezler, anti-tezler, sentezler. İnsanların zihinlerinin olabildiğince karışık olduğu ve henüz sağlam bir limana demir atmadığı dönemlerde bunu yapmak ziyadesiyle gerekli ve faydalı.   Ülkede en başta bir sistem sorunu var. Yeni değil, belki bir asırdan fazla bir tarihsel arka plana sahip bir durum bu. 1876 anayasası ve izleyen süreç bir yana, özellikle 1908 sonrası çoklu fikirlerin yer aldığı ortamda daha bir kavileşen siyasi fay hatları sağdan sola, muhafazakarlıktan İslamcılığa etkili olmayı sürdürmekte. İdeallerin de, hayal kırıklıklarının da, korkuların da ardında bu dönemde oluşan çizgilerin Batı ve İslam dünyasıyla girdiği ilişkilerle kemikleşen yapıları var. Tıpkı insan psikolojisinde, ruhi hastalıkları çözümlemek için derinlere inmenin gerekliliğinde olduğu gibi; bugün yapageldiğimiz pekçok tartışma, aşmakta zorlandığımız kimlikler...