Ana içeriğe atla

Diyanet, otorite ve ahlaki meşruiyet 29.04.2020

Keşke mesele taraf olmak kadar basit olsaydı. Taraf olur taşımızı sallardık öbür tarafa. Zaten tarz-ı siyaset de bizden bunu istemiyor mu? İki taraftan birini seç. Susmak, beklemek diye bir seçenek sunulmaz böyle durumlarda. Tavrını ortaya bir koy hele. Tamam, Din-i İslam’a hakaretler yağarken kim tarafsız olabilir!

 

Ali Erbaş İslam’ın görüşünü ortaya koydu ve fiilden bahsederek ‘nefret suçu’ falan işlemedi. (Bir gün nasip olursa nefret etmemize engel olmaya çalışan bu ‘nefret suçu’ üzerine de birkaç kelam edelim inşallah)

 

İzmir Barosu “nefret ve ayrımcılık” üzerinden hukuki bir dil kurmaya çaba gösterip ama aslında gayrı adil bir pozisyona düşerken, Ankara Barosu tam da cepheden inanç sahiplerinin değerlerine saldırdı. Lamı cimi yok. Her ne kadar başkanı Şirin Payzın’ın programına çıkıp “yok öyle demedik, şunu kastettik; din ve vicdan hürriyetine inanıyoruz” falan dese de, o “metin” siciline kaydoldu.

 

Bir yandan “nefret suçu, ötekileştirme…” falan diye geveleyeceksin, öte yandan bunun dik alasını, hem de öyle böyle değil, geniş kesimlerin değerlerini orta çağ zihniyeti benzetmeleri eşliğinde aşağılayacaksın. Buz gibi İslamofobik bir dil ile “hukuk” hatırlatması yaptığını zanneden ideolojik körlük, aslında suç üstüne suç işlemekteydi.

 

Bilahare haklı olanın haklılığını zayıflatan, haksız olanın da haksızlığının yumuşadığı “şikayet” süreçleri geldi. Her tartışmamız karakolda bitmezse şaşarız.

 

Sadece kurumlararası atışmalarla hallolmayacak derin toplumsal sorunlarla yüzyüzeyiz oysa. Ama kurumların -yukarıda da değindik- “görüş alanı”na hapsolarak taraf olmak zorunda bırakılıyoruz çoğu zaman. Trollerin sahne almayı en sevdikleri ve toplum için en tehlikeli baskılanma halleri bunlar.

 

Tarz-ı siyaset bu ve bizden tam da bunu istiyor: “Yangın çıktı konuş! Kimden yanasın?”

 

Konunun/sorunun çözümüne dair tartışmanın ne önemi var? Önceden zaten olmuş, bitmiş, pişmiş. Ötesine dair kelam etmeye ne hacet. “Sen tarafını söyle hele.”   

 

Oysa kurumlar neyi konuşuyorsa, etraflarını ören duvarlar ve geleneklerine hapsolmuş vaziyette yapmak zorunda kalıyorlar tüm bunları. Aslında onlar daha konuşmadan ne söyleyeceklerini az çok biliyoruz.

 

Boşlukta bıraktığımız her konu, ya davulcuya kaçıyor ya zurnacıya. Sen boşlukta bıraktığında başkaları etrafına duvarlar örüyor ve senin de tırmanman imkansızlaşıyor. Üzerine düşünmek, fıkhetmekten beri durduğumuz her sorun bizi mutlaka ağır sosyo-politik faturalarla karşılıyor.

 

Ali Erbaş’ın en masum ve yalın şekliyle ifade ettiği mevzu, muhafazakarından milliyetçisine geniş bir çeperde başka yönlere doğru genişliyor.

 

“Malum” örgütlü kesimlerin ideolojik yaklaşımlarıyla, o görüntü ve söylemleri boğmaya çalışanların yaygaraları birbirini boğuyor. 

 

Kadim İslam fıkhından, geçmişteki fıkıh bablarından istifade, bugüne ilişkin sorunlar üzerine kafa yormuşlarımızın araştırmaları hak getire, tümü nefessiz kalıyor.    

 

Merhametsiz tekdüze anlayış İslam’ın merhamet içre, vizyoner ve kapsayıcı olması gereken bakışını boğuyor. Merhamet içre olmasını beklediklerimiz de bu hengamede tavrını belli edemiyor. Sanki tek bir “fahşa” konusu ya da “lanetli” toplumsal kesim varmış da, Müslümanların da yegane meselesi bunların lanetli oluşlarını ispat sadedinde hareket ettiklerinde aileyi, çocuğu korumak, projenin ülkemize yansımalarını engellemek imiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor.

 

Diyanet ya da ilgili sivil toplum kuruluşları ve İslami camiaların bizleri şaşırtacakları günlere daha çok var, orası kesin. Oysa imkanlarını zorlayarak bu “malum” kesimin içinde yardıma muhtaç olanlara ve talep edenlere el uzatsa; tedavi olmak isteyenlerin sıkıntılarını gidermeye çalışsa. Tabiri caiz ise sarp yokuşa tırmanmayı denese mesela. Bu kesimleri “başkalarının insafına” bırakmaktansa merhamet, bilim ve hukuk içre bir siyasetle kuşatmaya çalışsa. Onların hayata başka türlü bağlanmalarına destek olsa.

 

Onyıllardır resmi ideolojinin cenderesinden geçmiş olan muhafazakar-dindar kesimler, pekçok konuda kendileri için mücadele verip yorgunluktan bitap düştükleri gibi, bu konuda da maalesef toplumu kuşatmaktan uzak bir hal içindeler. Sorunlar önümüze geldiğinde sadece bağırıp çağırmanın, özgüvensiz tutumlar sergilemenin, çözülemeyecek sorunlar batağındaymışız gibi hareket etmenin şüphesiz başka derin sebepleri de var.

 

Fahşa konusu derin ve çok boyutlu bir alanı içermekte.

 

Ama bir devlet kurumu olan Diyanet, ancak otoritenin izin verdiği ölçüde bu fahşa konularını gündemleştirebilmekte. Bu konuda Ali Erbaş’a falan gönül koymak haksızlık olur. Ama, mesele Diyanet İşlerini de aşar tarzda bütün bir mahalleyi kuşatmışsa, sorun orta yerde duruyor demektir.

 

İşte aynı merhametsizliği burada gösteriyor bir çoğumuz.

 

Haksız kazanç, irtikap, zimmet, yağma, yani yolsuzluklar, haksız ihaleler, denetimsiz şeffaf olmayan akçeli işler/rant, sosyal adaletsizlikler, yargıdaki hukuksuzluklar, medyadaki tekelcilik ve patronaj, akraba kayırmacılık, düşünce suçları konularındaki pervasız uygulamalar, “devlete karşı işlenen suçlar” kategorisinde onbinlerce insanın uğradığı mağduriyetler, görevi kötüye kullanma, kamusal emanete hıyanet, aşırı güvenlikçiliği özgürlükler aleyhine genişletme, velhasıl otoriterleşmenin getirdiği yozlaşma bataklığına saplanmış olanları hiç “dost acı söyler” kıvamında merhamet içre yöntemlerle uyardık mı mesela?

 

Oysa “lanet olası” bu günahların bugün bini bir para. Ve maalesef bugün seküler kesimlerden daha fazla ehli kıble olanları da kuşatmış durumda. Biz “normalleşme”yi başka alanlardan beklerken, mezkur hareketler kanıksanır hale geliyor ve heryeri bir ağ gibi kuşatıyor. 

 

Diyanet bir konuyu gündem ettiğinde ve iktidar güruhu tarafından destek gördüğünde, işte bir önceki paragraftaki günahlara batmış olanların ahlaki meşruiyetlerini yitirmiş olmalarından ötürü Ali Erbaş’ın konumunun da sözlerinin de etkisi azalıyor. Hatta kimileri bu durumu iktidarın yukarıdan dayattığı bir mizansen olarak bile kodlayabiliyor, bu iktidardan bu da beklenir dercesine.

 

Muktedirlerin otoriterleşme, baskıcı yönetim, aile ve dar bir kadro ortaklığındaki yönetim ve çevresinin ranta bulanmışlık görüntüsü ve buna yönelik sessizlik, sadece Diyanet İşleri Başkanını savunurken klavyelerinden dökülen ayet ve hadislerin kalplere nüfuz etmesini engellemekle kalmıyor; toplumun bir kesiminin gözünde de dindar-muhafazakar profile karşı güvensiz, hatta öfkeli düşünce ve duygu iklimini besliyor.

 

Otoritenin izin verdiği çerçeve ve içerikte işlere imza atan, o kadroların içine düştükleri günah galerisine değinmenin kıyısından geç(e)meyen bir Diyanetin topluma etki düzeyi belli bir seviyede kalıyor.

 

Yüzbinlerce insanın haksızlıklara, mağduriyetlere uğradığı bir ülkede, Diyanet’i öne atılarak savunanların bu konularda lal kalmaları ve hatta otoritenin yukarıda saydığımız günahlarını hiç gündem etmemeleri de apayrı bir zillet. Diyanet’i, toplumun yozlaşmasının önüne geçmek için ön aldığı ve “dini” savunduğu için iştiyakle sahiplenip basın açıklaması sırasına girenlerin, eğer söz konusu olan değerlerimizin tahribi ve yozlaşması, neslin geleceği ise, aynı iştiyakle muktedirlere de iki çift sözü esirgememeleri gerekmez mi?

“Dine saldıranları” paylarken yapıldığı gibi bağırıp çağırmaya, ses yükseltmeye de gerek yok. Rabbinin Musa’ya dediği gibi “en güzel şekilde…”

 

Onların da iyiliği için…

 

İnsanlık namına…

 

Din, can, mal, akıl, neslin korunması için…

 

Merhamet içre ve insanlık namına…

 

Hamiş: Otoriteyle pişti olduğumuz konular var elbette; her ne kadar bunlar otoritenin istediği vakitlerde ve tarzda gündemleşiyor olsa da. Lakin A’raf Suresindeki, “Umulur ki öğüt alırlar ve Rabbimize karşı mazeretimiz olur” diyebilecek bir neslin ortaya henüz çıkmadığı dönemlerden geçtiğimiz de unutulmamalı. Darısı başımıza… 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEHMET ŞİMŞEK İLE HASBİHAL

  Sayın Şimşek sözlerimiz size, tekil olarak şahsınıza. Geleceğinizi duyduğumuzda tüm ümit kırıklıklarımıza, tüm birikmiş öfkelerimize rağmen nasıl da umutlanmıştık. İşinin ehli, rasyonel politikalara yol verecek, gelirken kimbilir ne pazarlıklar etmiş, birilerine rağmen göğsünü entrikalara siper etmiş, mevcut sistemin tüm olumsuzluklarının sürdüğünü bildiğimiz halde, doğru bildiklerinden asla taviz vermeyecek idolümüz olmaya adaydınız! Yalnızca biraz zamana ihtiyacınız vardı ki ondan da bizde bolca vardı. Son yedi yılı yara berelerle atlatmış gaziler olarak, ümitlerimizin kırıntılarını tane tane toplayıp soframıza koyacağınızı dört gözle beklemekteydik! Bizi seraptan uyandıran şey Meclis konuşmanız oldu. Tüm “acabalar”a rağmen artırmaya çalıştığımız umutların bir kez daha törpülenmesine sebebiyet verdi. Onca yaşadığımız kabustan sonra zihinlerde “Rasyonel politikalar gütmeye çalışan bir teknokrat” olarak kalmanız iyi olurdu. Selefleriniz kötü yönetime beceriksiz siyasetlerini ...

Ahlaki, rasyonel ve inkılâbi siyasetin zor(un)lukları (1) 18.08.2020

Bu ilk bölümde, konuya girmezden evvel bazı hafıza tazelemeleri/hatırlatmalarda bulunalım.   Gelecek Partisi kurulduktan birkaç gün sonra, Ankara Ekspresi’nde yazdığımız 16 Ocak 2020 tarihli  “Nasıl bir muhalefet tarzı ve dili”  başlıklı yazının son bölümünde şunları vurgulamıştık:   “İlkesel, nitelikli, samimi, yapıcı, akılcı, vicdani, ahlaki siyaset şiar edinilecek     …toplumsal sorunların insana dokunarak, endişelerini, beklentilerini sahici bir şekilde sahiplenen kadrolar ve konuların uzmanlarıyla saha pratikleriyle ortaya konmaya gayret sarfedilecek.     Tehditkâr dil ile cesaret dilinin birbirinden ayrılması yanında, yapıcı uyarılar hikmetli bir uslup ile ortaya konacak…iktidarın doğru yaptığına “doğru”, eğrisine de “eğri” denecek.     Sadece AK Parti kitlesi değil, tüm diğer kesimler de iyi kavramalılar ki uyarılarımız “dost acı söyler!” kıvamında olacak.   …    Topluma korkular aşılayan beka söylemi çeperinden ülk...

Suriyeliler ve entegrasyon politikaları 29.08.2020

29 Ağustos Cumartesi günü, Medipol Üniversitesi öğretim üyelerinden ve Karadeniz Stratejik Araştırma Merkezi (KASAM) Akademik Kurulu Üyesi Prof.Dr.Bekir Berat Özipek’in öncülüğünde düzenlenen “Sığınmacılara Yönelik Artan İhlaller ve Çözüm Perspektiflerini Birlikte Somutlaştırmak” başlıklı istişare toplantısına katıldık.   Göç İdaresi ve Adalet Bakanlığı’ndan da yetkililerin olduğu, Suriyeli ve Türkiyeli pekçok STK temsilcisi, akademisyen, hukuk ve bilim adamlarının katkıda bulunduğu toplantıda, genellikle Suriyeli sığınmacıların sorunları ve çözüm önerilerine ilişkin görüşler serdedildi.   Aldığım notları kısa kısa sizlerle paylaşmak istiyorum:   Suriyelilere dönük son dönemde artan şiddet, öldürme olayları ve birtakım siyasetçilerin sosyal medyada körükledikleri “nefret dili” ilişkisi   Mağduriyete uğrayan Suriyelilerin, emniyet bürokrasisinin kendilerine dönük ya umarsız ya da suçlayıcı tutumlarından ötürü; hak aramak için karakola gitmekten, bürokrasiyle ilişkiye ...