Ana içeriğe atla

İlkeler-Merhamet ve Muhafazakar Sosyoloji İlişkisi (2) 17.02.2020

Yazının ilk bölümünü şu tespitlerle bitirmiştik:

 

“Toplumsal meselelerde bu ülkenin vicdanı olmuş ve olmaya da devam eden bir sosyolojiye tarihin bir kesitinde “bir despota destek olmak için dondurulmuş ve büyülenmiş bir sosyal kesit” muamelesi yapmazdan evvel, herkesin kendi muhayyile kodlarını gözden geçirmesinde, “despot denenler gitse bile despotizm bitmeyecek” algısını ıslah etmeye kafa yormalarında fayda var.

 

Neticede “keşfedilmiş bile olsa” ilkeler, merhamet olmadan yol alamazlar. İlkeleri merhametsizliğe, merhameti ilkesizliğe kurban vermeyen bir anlayış geliştirilmek zorundadır. Bu siyasetin de yine ağırlıklı olarak bu sosyolojiye dayanması gerektiği izahtan varestedir.” demiş ve eklemiştik:

 

“Bir sonraki yazıyı, çuvaldızı bu sosyolojiye batırmaya ve ‘haklı korkular’ terbiye edilip aşılmadan ‘yeni bir demokratik kültürel dönüşüm’ün gerçekleşmesinin zorluğuna ayıralım.”

 

Malum, korkunun ecele faydası yoktur. Lakin bu konularda bırakalım mezkur sosyolojiyi, bu topluma yön verme iddiasındaki entelijansiyanın da bu konularda zihinlerinin net olmadığı örneklerle ortadadır.

 

Sadece kimlikçi korkular, edinilmiş avantajlara halel gelmesin, “öteki cenah” kazanım sağlamasın için verilen destekler sadece inkıtaları oynamaya yeter. Hele ki bir takım yozlaşmaların, hukuksuzlukların, nepotik ilişkilerin ve halktan kopuşların yaşandığı kibir iklimini müşahade edip de toplumsal olarak kafayı kuma gömmenin hiç kimseye, en başta da mezkur kesimin kendisine faydası yoktur. O gelen gelecektir, mağlubiyetse mağlubiyet, kayıpsa kayıp, her yapıp edilen kendi ellerimizle olmaktadır nitekim.

 

Keşke sorunumuz sadece kısa süreli bir kayıp-kazanç meselesi olsaydı; ama öyle değil. O korktuğumuz ne varsa süratle başımıza getirecek bir siyasi sosyo-politik inşaya da maruz kalmaktayız. Yani nakavt olmamış boksöre, antrenörü havlu atmadığı için bir umut ‘ringte ve ayakta’ muamelesi yapmaktayız adeta.

 

Yapılan yanlışlar sırf kimliksel reflekslerle tolere edildikçe, sadece ahlaki-dini açıdan kayıplar yaşamıyor, yanımızda yetiştirdiğimiz evlatlarımıza da “ya kimlik ya ilkeler” ikilemini dayatıyor ve elimizden kayıp gitmelerini de yaşlı gözlerle izliyoruz. “Ya fıtri-ahlaki zemin, ya kimliksel kazanımlar” dedikçe, çözümü İslami muhayyile ve literatürde değil de seküler dünyalarda arayan bir nesle ellerimizle yol verdiğimizin farkında bile değiliz. “Dindar nesil” yetiştirmenin fanusta adam kollamak ya da hayatın gerçeklerine rağmen idealizmi törpülenmiş ama dini ritüelleri yerine getirdiğinde kifayet edilecek bir olgu muamelesi yapmaktayız, -geçmişte eleştirdiğimiz birilerine öykünür gibi adeta.

 

Ve bugünlere, sustuğumuz, kol kırılsın ama yen içinde kalsın tutumuyla eriştiğimizi hala itiraf etmekte güçlük çekmekteyiz. “Metal yorgunluğu” retoriğine aldana aldana, “belki düzelir”, “şunlar yapılsa telafi mümkün olur”, “şu adamlar olmasa...” diye uzayıp giden bir hayıflanma listemiz var ama asli görevimizi, temelden yapmamız gerekenleri, ahlaki zeminin korunmasının zorunluluğunu erteledikçe elimizde kaybedecek bir şeyin kalmayacağı zamana doğru ilerlediğimizi, ahlaki üstünlüğü, ellerinde sorunların gerçek çözümüne dair reçeteler olmayanlara kaptırmaya devam edeceğiz.

 

Ve hepsini, tümünü ellerimizle inşa ettiğimiz gerçeğini kendimize itiraf etmeyerek birkaç yıl daha kazanacağımızı umarak ve ıslık çalarak yolumuza devam etmekteyiz. Oysa “konuşursak düşmana koz verilir” denen hususların tümünde “konuşulmadığı, susulduğu için kozlar verilmektedir”. “Biz ve onlar” dikotomisinden çıkmanın bedellerine katlanma cesareti gösterilmediği için yeni nesillerimiz o “biz”den hiç de kompleks duymadan ayrılma istidadı göstermekte. Böyle yapmaklıkla kendisine dayanılan muhafazakar sosyoloji de olabildiğince zihinsel bir kirlenmeye maruz kalmakta. “Beka” söylemini önceleri birlikte sahiplenirken, bir süre sonra “acaba bu sadece içimizden bazı kesimlerin bekası mıdır” diye sorması da çok uzak değil. Lakin bu bilince varsa bile, yükseltilen milliyetçi eksen yüzünden kendisine gelebilmesi, bir takım gerçekleri yakından müşahade edebilmesi ve rehabilite olabilmesi için yeniden bir gayreti kuşanmak gerekecek.

 

“Haklı korkular”a yaslanarak bir sosyolojiyi konsolide etme siyasetinin de bir ömrü vardır. Buna maruz kalanları karşıdan seyretmenin de entelijansiyaya ödettiği ciddi bir bedel. O bedel ki artık yeni nesiller tarafından ciddiye alınmamak. Hayatı ve yaşanan onca dramı, trajediyi, adaletsizliği, yozlaşmayı, hokkabazlığı ciddiye almayıp tahammül bekleyenleri kim, niye ciddiye alsın ki? Ama sorunumuz burada bitmiyor. Boşluğu kapatmak için ciddiye almaya meyil duyduklarında da nitelik ve merhamet sorunu olduğu için adeta nesilleri bir tür psiko-sosyal ve siyasi nihilizmin içine sürüklüyoruz.

 

“Ötekiler”in kimliği, çelişkileri, adaletsizliği, uzaklığını değil, aynadaki aksimizi gündemimize almalıyız. Konu “onlar” değil “biz” olmalı. “Bizim bizden kopuşumuz”u konuşmadan başkasının çelişkileri beni haklı çıkarır mı? Hataları yapan “biz”, sorunları üreten “biz”, sorunların çözümü için “iyiliği emr...” mekanizmasının işlemesini bile isteye inkıtaya uğratan “biz” ama başkalarının verili ya da muhtemel günahları üzerinden kendimize “ahlaki meşruiyet” adına bir çıkış yolu arıyoruz. Üstelik “biz”in içindeki şahinler bütün bu olan biteni umursuyorlar mı o da ayrı bir soru olarak ortada duruyor!

 

Nasıl bir ahlaki-siyasi duruş sorusuna cevap aramaya nazlanırken, ülkede bir sistem adeta yeniden inşa oluyor. Uyandığımızda “biz”e ait ne kalacağı da ayrı bir soru olarak havada asılı duruyor.  

 

Uzun ince bir yoldayız yazmakla bitmeyecek olan, devam edeceğiz...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEHMET ŞİMŞEK İLE HASBİHAL

  Sayın Şimşek sözlerimiz size, tekil olarak şahsınıza. Geleceğinizi duyduğumuzda tüm ümit kırıklıklarımıza, tüm birikmiş öfkelerimize rağmen nasıl da umutlanmıştık. İşinin ehli, rasyonel politikalara yol verecek, gelirken kimbilir ne pazarlıklar etmiş, birilerine rağmen göğsünü entrikalara siper etmiş, mevcut sistemin tüm olumsuzluklarının sürdüğünü bildiğimiz halde, doğru bildiklerinden asla taviz vermeyecek idolümüz olmaya adaydınız! Yalnızca biraz zamana ihtiyacınız vardı ki ondan da bizde bolca vardı. Son yedi yılı yara berelerle atlatmış gaziler olarak, ümitlerimizin kırıntılarını tane tane toplayıp soframıza koyacağınızı dört gözle beklemekteydik! Bizi seraptan uyandıran şey Meclis konuşmanız oldu. Tüm “acabalar”a rağmen artırmaya çalıştığımız umutların bir kez daha törpülenmesine sebebiyet verdi. Onca yaşadığımız kabustan sonra zihinlerde “Rasyonel politikalar gütmeye çalışan bir teknokrat” olarak kalmanız iyi olurdu. Selefleriniz kötü yönetime beceriksiz siyasetlerini ...

Ahlaki, rasyonel ve inkılâbi siyasetin zor(un)lukları (1) 18.08.2020

Bu ilk bölümde, konuya girmezden evvel bazı hafıza tazelemeleri/hatırlatmalarda bulunalım.   Gelecek Partisi kurulduktan birkaç gün sonra, Ankara Ekspresi’nde yazdığımız 16 Ocak 2020 tarihli  “Nasıl bir muhalefet tarzı ve dili”  başlıklı yazının son bölümünde şunları vurgulamıştık:   “İlkesel, nitelikli, samimi, yapıcı, akılcı, vicdani, ahlaki siyaset şiar edinilecek     …toplumsal sorunların insana dokunarak, endişelerini, beklentilerini sahici bir şekilde sahiplenen kadrolar ve konuların uzmanlarıyla saha pratikleriyle ortaya konmaya gayret sarfedilecek.     Tehditkâr dil ile cesaret dilinin birbirinden ayrılması yanında, yapıcı uyarılar hikmetli bir uslup ile ortaya konacak…iktidarın doğru yaptığına “doğru”, eğrisine de “eğri” denecek.     Sadece AK Parti kitlesi değil, tüm diğer kesimler de iyi kavramalılar ki uyarılarımız “dost acı söyler!” kıvamında olacak.   …    Topluma korkular aşılayan beka söylemi çeperinden ülk...

Suriyeliler ve entegrasyon politikaları 29.08.2020

29 Ağustos Cumartesi günü, Medipol Üniversitesi öğretim üyelerinden ve Karadeniz Stratejik Araştırma Merkezi (KASAM) Akademik Kurulu Üyesi Prof.Dr.Bekir Berat Özipek’in öncülüğünde düzenlenen “Sığınmacılara Yönelik Artan İhlaller ve Çözüm Perspektiflerini Birlikte Somutlaştırmak” başlıklı istişare toplantısına katıldık.   Göç İdaresi ve Adalet Bakanlığı’ndan da yetkililerin olduğu, Suriyeli ve Türkiyeli pekçok STK temsilcisi, akademisyen, hukuk ve bilim adamlarının katkıda bulunduğu toplantıda, genellikle Suriyeli sığınmacıların sorunları ve çözüm önerilerine ilişkin görüşler serdedildi.   Aldığım notları kısa kısa sizlerle paylaşmak istiyorum:   Suriyelilere dönük son dönemde artan şiddet, öldürme olayları ve birtakım siyasetçilerin sosyal medyada körükledikleri “nefret dili” ilişkisi   Mağduriyete uğrayan Suriyelilerin, emniyet bürokrasisinin kendilerine dönük ya umarsız ya da suçlayıcı tutumlarından ötürü; hak aramak için karakola gitmekten, bürokrasiyle ilişkiye ...