Ana içeriğe atla

‘Merhamet edin ki merhamet olunasınız’ 19.04.2020

15 Temmuz’dan önce de sonra da çok ağır bedeller ödediğimiz, nice badirelerden geçtiğimiz günler oldu. 100 yıllık tarihin önemli bir kısmında bu bedeller, resmi ideolojiye yaslanan ve kendi çıkarları adına onun tahkimi için elinden geleni ardına koymayanlar tarafından bütün bir topluma ödetilmeye çalışıldı.

 

15 Temmuz’u bir daha o günlere asla dönmeme, yepyeni bir beyaz sayfa açma adına bir umut olarak görmüştük. Olmadı, olamadı…

 

O MALUN “İRADE”

 

Prof. İzzet Özgenç hocanın KARAR’dan Ahmet Taşgetiren’e verdiği mülakatta vurguladığı bir husus vardı. Hoca orada, hatalar yapan iktidarı FETÖ ile mücadelenin başka taraflara çekildiğine dair uyardığı halde kendisini dinlemediklerinden bahsederken, başka bir önemli hususa dikkat çekti ki, o da aslında uzun bir süredir bu meselelere kafa yoranların da şüphe ettikleri bir konu idi. Hoca mealen “bile isteye yanlışlar yaptırıldığından” ve bir “irade”nin de burada vaziyet aldığından bahsetti.

 

Bu tabii “aslında iktidarın amacı bu değildi, kandırıldılar” anlamına gelmiyor. Siz iktidar olarak birilerinin istedikleri yola ve kıvama doğru ilerledikçe, ilkelerden uzaklaşıp sizi siz yapan hikayeyi buruşturup çöpe atınca, etrafınızı bu amaca matuf olmak kaydıyla boşaltınca, o boşluklar da birileri tarafından dolduruluyor.

 

Vesayetin geriletilmesi dair onca çaba, hukuk devleti olma yolunda engellerin aşılması, e-muhtıralara karşı verilen mücadele, İslam dünyasına örnek teşkil edici bir sosyo-politik ve ekonomik gidişatın varıp varacağı yerin burası olması çok üzücü.

 

AFFEDİLİP ÜSTÜNE KAHRAMAN İLAN EDİLENLER

 

Ne kadar ilginç ki, 28 Şubat’ın olağanüstü iklimi, 90’lı yılların açık-örtülü darbe süreçlerinin eli güçlü adamlarından bir Allah’ın kulu içeride değil. Ergenekon, Balyoz kısa süreli bir fetretten sonra onların istedikleri kıvamda ilerledi ve iş FETÖ kumpasının üzerine yıkılarak toplumsal vicdanın kabul etmekte zorlanacağı şekilde nihayetlendi.

 

Ama 90’lı yılların mağdurları hala mağdur. 27 yıldır içeride olan ve “yeniden yargılanma”yı bekleyen, yaşları da bir hayli ilerlemiş olan insanlar var cezaevlerinde. Hangi kesimlerden oldukları önemli değil, onlar hala içeride. Zaman içinde bunlara yenileri eklendi. Şimdilerde onbinlerce insan, tutuklu-hükümlü, siyasetin “terörist” tanımı gereği infaz yasasından yararlanamadı ama devletin her dönem “yararlandığı” adamlar elini kolunu sallaya sallaya dışarı çıktı. Ne “onlar” kaldı içeride ne de “bunlar”. Kalanlar -elinde silah, altında tank uçak cürmü meşhud olanlar dışında- yine bir sürecin masumları oldu. Kişiselleştirilmeyen davalar, topluca aynı torbaya atılan insanlar, topluca içeride kaldı.

 

Şevket Süreyya “Suyu Arayan Adam” kitabında, İstiklal Mahkemeleri yargılamalarına maruz kalanlar için mealen “aslında bunların suçlular değil, yeni inşa edilen dönemin kurbanları olduğu”ndan bahseder. O dönemi burnumuzun dibine yaklaştırdığımız, kurunun yanında kat be kat fazla yaşı yaktığımız bu dönemde maalesef yıllarca halkın tepesinde Demokles kılıcı sallayanlar dışarıdalar!

 

Bizdeki iradesizlik, bize ait olanı inşa etmedeki beceriksizliğimiz, maalesef sadece o “irade”ye gün gelip muhtaç olmakla kalmıyor, onu taklit ediyor, ederken güç aldığını zannediyor, toplumun da enerjisini ve umutlarını tüketiyor, ilkelerle olan bağını zayıflatıp o ilkelerin ütopya olduğu, hiçbir zaman da hayatla buluşamayacağı vehmini pekiştiriyor.

 

Geriye de kontrolsüz bir güç kalıyor. O ne kadar “hukuk” derse o kadar, ne kadar “özgürlük, güvenlik, tehdit” derse o kadarla yetiniyoruz. Adı farklı ama üzüm üzüme baka baka malum “irade”yi besliyor. İnsan doğası gereği ideoloji farklı olsa da zihniyet ortaklığı maalesef aynı zihniyetten beslenenlere “Yargı altın çağını yaşıyor” sözünü söylettiriyor.   

 

Mesele elbette sadece o malum “irade” değil; bir de “iradesizlik” var. Hala gereken iradeyi eline almaktan korkanlar var. 15 Temmuz’dan sonra üzerine oturduğu günahları artmış olanların yaslanmak zorunda kaldıkları “irade”, aynı zamanda birilerinin varmış gibi görünen “iktidarsızlığını”, “iradesizliğini” de ortaya koyuyordu.

 

Kimilerinin “beka korkusu”yla titredikleri için göremedikleri ya da gördükleri halde geçiştirdikleri bu gerçekler artık daha bir günyüzüne çıkmakta.

 

Bizler “elbette görülür, bir gün bu hataların bir yerinden dönülür” dedikçe hep yeni sürprizlerle karşılaşmamızın sebebi de buydu zaten. Siz kendi medeniyet havzanızın değerlerini, bunlarla ortaklaşan evrensel insanlık kaidelerini unutunca, iradesizliğinizin boşluğunu tecrübeleri asırlık olan “irade”ler dolduruyor. İzzet Hoca’nın “yanlışlar yaptırdılar” dediği meselenin aslında içiçe geçmiş bir zihniyet prosesi olduğu açıklık kazanıyor. Yanlışlar ancak, hangi yolda yürüyeceğinin tam bilincinde olmayan, asıl yürümesi gereken yolu unutmuş olan, ne türden ölçülerle hareket edeceğini bil(e)meyen kadroların eline kalmış olanlarca yapılır. Yaptırtana da odaklanalım ama ikna olanın ne hale ve nasıl geldiğini de unutmadan.

 

HZ. PEYGAMBER VE ABRAHAM LİNCOLN’UN HİKMETLİ SİYASETLERİ

 

Umut fakirin ekmeği. Müslüman yeis içinde olmaz. “İyiliği emr, kötülükten sakındırmaya” devam eder. Bir yandan doğruları söyler, acıtarak, can yakarak eleştirirken, diğer yandan o ya da bu “irade” farketmez, gün gelip hak ve hakikatin iradesine herkesin teslim olmak zorunda kalacağı günü de hatırlatmaya devam ederiz.

 

Hz. Peygamber (s) ne de güzel, ne de hikmetle buyuruyor: “Merhamet edin ki merhamet olunasınız.”

 

15 Temmuz’dan kısa bir süre sonra, Hz.Peygamberin Mekke Fethini gerçekleştirirken izlediği merhamet siyasetinin önemini, kendisine dönük yıllarca verilen savaşın finansörlerini bile bu hikmetli siyasetin içine nasıl kattığını ve bugüne uygulandığı takdirde süreci en az zararla atlatmanın mümkünatı üzerinde bir grup arkadaşla konuşuyor, tartışıyorduk.

 

Aklın ve vicdanın yolu bir, aynı günlerde Halil Berktay da aynı meseleye kafa yoruyor olacak ki Serbestiyet’te Amerikan iç savaşı sonrası Abraham Lincoln’ün başarılı siyaseti üzerine bir yazı yazmıştı. Şöyle diyordu bir yerinde:

 

“Türkiye örneğinde, darbecilere ve mevkiini-görevini kötüye kullanarak suç işlediği tesbit edilen herkese karşı, hatırı sayılır bir cezalandırma kaçınılmaz. Mutlak surette gerekli. Ama bütün bu farklarla birlikte, bu cezalandırmaya ve sonrasına hangi ruhla yaklaşılacağı açısından, Lincoln’ın sonsuza dek kin gütmeyen, intikam peşinde koşmayan bilgeliği ve cömertliği de büyük önem taşıyor.”

 

Peki neydi bu Lincoln’ün bilgeliği ve cömertliği, kendisinden dinleyelim:

 

“Kimseye kin değil, herkese şefkat ve merhamet duyarak, Tanrının doğruyu görmemizi sağladığı kadarıyla doğruluktan ayrılmayarak, başladığımızı işi bitirmeye çalışalım; ulusun yaralarını sarmak, savaşı omuzlamış olana, dul karısına ve yetim bıraktığı çocuğuna bakmak, kendi aramızda ve başka bütün uluslarla âdil ve kalıcı bir barış yapıp yaşatmak için elimizden geleni ardımıza koymayalım”

 

http://serbestiyet.com/yazarlar/halil-berktay/tarihten-devrim-sonrasi-ornekleri-1-abraham-lincoln-ve-amerikan-ic-savasinin-sonu-722654  (30 Eylül 2016)

 

“Merhametten maraz doğar” sözünü hangi merhametsiz ne amaçla söylemiş, halkın diline niye pelesenk olup atasözü kıvamına erdirilmiş bilmiyorum! Ama adalet ve merhamet siyasetinden uzak dura dura hangi günlere eriştiğimizi yaşayarak görüyoruz.

 

Her şey bir yana, tarih hala bizi bugünü doğru okumaya çağırıyor.

 

Merhametin acziyet değil, aksine hikmet ve irade sahibi ellerde yükseltilirse bütün yaraları saracak bir siyaset olduğuna tarih şahittir. Hz.Peygamber ve Abraham Lincoln şahittir.  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İLLEGAL HUTBE

Muhterem müslümanlar! Cenab-ı Hak; Enfal Suresi 27. Ayeti kerimede “… ki bile bile emanetlerinize hıyanet etmeyesiniz” buyurmaktadır. Müminun Suresi 8. Ayeti kerimede “Onlar (müminler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler” buyurulmaktadır.   Nisa 58.ayeti kerimede “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” uyarısı yapılmaktadır. Müfessirler “emanet ehli”ne , “ kamu işlerini yürütenler” anlamını vermişlerdir. Enfal 27’de şu mühim ikaz yer almaktadır: “Ey inananlar! Allah’a ve peygambere karşı hainlik etmeyin, size güvenilen şeylere (emanetlerinize) bile bile ihanet/hıyanet etmiş olursunuz.”   Buradaki  emanet  kelimesine  feraid  (görevler) anlamı da verilir. Ayette aynı zamanda  emanet  kelimesinin zıddı olan  hıyanet  de geçmektedir ki, Menar müelliflerine (Abduh/Reşid Rıza) göre, emaneti koruyan ve sahibine tevdi edene “hafîz, emin, ve...

İttifak çatırdamasın da isterse gökkubbe mi yıkılsın? 21.01.2021

Adalet Bakanı Abdülhamid Gül, daha birkaç hafta evvel söylemişti; “Adalet sağlansın da isterse gökkubbe başımıza yıkılsın” diye. Türkiye’de son bir hafta içinde yaşananlar maalesef bunun bir bakanın temennisinden öteye geçemeyeceğini bir kez daha ispat etmekle kalmadı; nasıl bir siyasi iktidar denklemi ve sistem içinde olduğumuzu yüzümüze bir kez daha vurdu. İktidar ortağı parti, bu siyasi teröre sadece sözlü olarak taraf olmakla kalmadı, kendileri gelip emniyete teslim olan saldırganlarla ilgili soruşturmada devletin bir savcısını hedef gösterdi, tehdit etti, bir siyasi parti liderinin adamı olduğuna dair afişler paylaştı ve bir siyasi linç kampanyası gerçekleştirdi. Devlet Bahçeli, yaptığı uzun açıklamada, kendilerine yapılan eleştirilerde aradığı kriterleri sıralarken “ahlakilik, hukukilik, meşruiyet” vurgusu yapmıştı. Bu kampanya tüm kamuoyuna aynı soruyu sordurttu: Nerede ahlakilik? Nerede hukuk? Nerede meşruiyet? Sürekli “muz cumhuriyeti” olmadığımızdan, “bakkal değil devlet yöne...

Tartışıyor muyuz gerçekten? 30.07.2020

Hangi konu olursa olsun “Tartışıyor gibi” yapmaktan kendimizi alamıyoruz. Bir bakıma, kronik toplumsal konularda herkesin her konuda fikir serdetmesinden kaynaklı bir durum bu. Diğer açıdan da, mahalli olarak kapsadığımız alana halel gelmemesi adına takındığımız tutumlar var. Yani tartışma hangi boyutta yol alırsa alsın, öncelik, bizim takıma halel gelmemesi.  Bu da sonuçlardan yola çıkarak ideolojik tutum alışları besliyor. Meselelerin kaynağına inmek zorlaşıyor. Tam “keşke sadece bilenler konuşsa” derken, uzman zannettiklerimiz de kendilerini aynı sarmalın içinde buluveriyor. Kimbilir, belki de gerçekten sorunlara vakıf olanlar bu keşmekeşte konuşmaktan imtina edip köşelerine çekildikleri, bizler şövalyelerin kılıç şıklatmalarına maruza kaldığımız içindir bu toz duman, bilemiyorum.   Ama sonuçta, mahalli tutum, ister istemez belli boyutların öne çıkarılıp başka boyutların ıskalanmasını beraberinde getiriyor. “Derinleşelim” beklentisi, “vakit yok, başkaları zemin kazanıyor” a...