Ana içeriğe atla

Hukuk ve Ekonomi… İkisinin birden can derdinde olması tesadüf değil 10.05.2020

Hukuk ve adalet konusunda istikrar ve güven ortamı olmayınca üst yapıdaki ekonomi de bundan payını fazlasıyla alıyor.

 

2015-2016’dan bu yana her iki konuda da istikrarı yitirmeye başladığımız aşikar. Konvansiyonel medya ve iktidar çevreleri sebebini dış güçlere bağlamayı tercih etse de, görünen köy kılavuz istemiyor. Dış güçlerin “müdahalesine” hiç de lüzum gerektirmeyen bir ekonomi-politiğin içinde olduğumuz pekçok veri ile sabit.

 

Üst aklı bilmem ama içeriden yapılan eleştiriler ile dışarıdan yapılanlar içiçe bir durum arzediyor. Yanı aklın yolu bir ve bu da aklın altta mı üstte mi kaldığını önemsizleştiriyor.

 

Dünya ekonomisi küçülüyor ve bizim 45-50 milyar dolar civarı bir dış kaynağa ihtiyacımız var ama nereden bulacağımız -oluşturduğumuz güvensiz imajla birlikte- muamma!

 

KOZLARI BİZ VERİYORUZ, ELİN ECNEBİSİ NE YAPSIN

 

Alman Die Welt, Türk lirasının değer kaybını “hükümetin son yıllarda ekonomiyi sağlam bir zemine dayandırmayı ihmal etmesi”ne bağlıyor ve Türkiye ekonomisinin temel probleminin yabancı sermayeye aşırı bağımlılık olduğunu belirttikten sonra özetle diyor ki: ‘Döviz rezervi azaldığı için Merkez Bankasının Türk lirasını korumaya dönük müdahale imkânları da azaldı… Türkiye’nin borçlarını ödeyemez hale gelebileceği endişesi doğdu… Türkiye Katar yahut Çin’in yardımıyla kısa vadede iflastan kurtulabilir, ama temel meselesini çözmüş olmaz. O çözümün yolu yabancı sermayeye (yabancı kaynaklı sıcak paraya) bağımlılığı azaltmaktan geçer. Türkiye, uzun vadeli yatırımlar için cazip  bir ülke haline getirilmeli. Bu ise, enflasyonu uzun vadeli olarak düşürecek ve bütçe açığını azaltacak yapısal reformlarla mümkün olabilir. Fakat, şu ana kadar, böyle tedbirlerin alınacağına dair hiçbir işaret yok. O nedenle lira kurunda bir trend değişikliği beklenmiyor.’  

 

Die Welt, Financial Times gibi yayın organları bunları yazıp çizince, kırık karne notları verince canımız yanıyor, -geçmişten gelen alışkanlıklarımızla- inanmak istemiyor kızıyoruz.

 

İMF’ye hem kafamız bozuk hem de hal itibariyle muhtaç durumdayız ama kuyruğu dik tutuyormuş intibaı vermeye gayret ediyoruz. Oysa virüsün ekonomik tahribatıyla mücadele amacıyla IMF 1 trilyon dolarlık fon oluşturdu ve 90 kadar ülke başvuruda bulundu. Biz yanaşmadık. İmaj meselesi bir yana, İMF’nin koşacağı şartlar dolayısıyla verilecek parayı denetleyecek, onun istediği alanlar dışında kullanılamayacak olması bizim tercihimizi belirlemiş gözüküyor.

 

Yine, swap anlaşması arayışlarımız tüm hızıyla sürerken 2 trilyon dolarlık para takası paketi oluşturan Fed’in swap anlaşması şartları da belli. Bizim onları yerine getirme kabiliyetimiz ise şüpheli. Belki de 14 ülke imza atmışken bizim durumumuzun henüz belli olmaması ile Die Welt’in yazdıkları arasında bağlantı olmadığını söyleyebilmek kolay değil.

 

Küresel Finans merkezlerinin önde gelenlerinden Londra piyasasında TL’nin derinliği ile ilgili twitter hesabından paylaştığı bilgilerde 2016’da günlük 50 milyar dolar olan işlem hacmi 37 milyar dolara düşmüş.

 

Kuru belli bir seviyede tutmak için uluslararası rezervlerin hızla tüketilmesi, piyasalarda dış borç ödeme kabiliyetimizin daha fazla sorgulanmasına neden olduğu da bir gerçeklik.

 

“EMİR KİPLERİ”NİN HUKUKSUZLUK VE KURALSIZLIĞI BESLDEİĞİ TECRÜBEYLE SABİT

 

“Faizi düşürün” emir kipiyle beraber faizin düşmediği, aksine direkt dolaylı müdahalelerle aksine azmasına sebebiyet verdiğini, emir kiplerini dinlemeyen Merkez Bankası Başkanları’nın görevden alınmasının da hem içeride hem de uluslararası arenada güvensizlik oluşturup piyasalara olumsuz yansıdığını da tüm toplum olarak öğrenmiş bulunmaktayız.

 

Bütün bunlarla birlikte uygulanmasına gidilmeyen tasarruf tedbirleri, Varlık fonu yönetiminin şeffaf olmayan yöntemlere dayandırılması, Hazine garantili işlere devam edilmesi de cabası.

 

Oysa Cumhurbaşkanlığı sistemine geçerken yapılan seçim propagandalarında beka meselesinden ekonomiye tüm konular uzaya füze gönderme kıvamında işlenmekteydi.  

 

Gerçeklerle söylemlerin neden uyuşmadığını açıklarken, “dış güçler”, “korona günleri” bahaneleri ardına sığınan iktidara destek vermekten başka bir seçeneğe şans tanımayanların takkeyi öne koyup düşünmeleri gerekmiyor mu?

 

Ekonomi konuları sadece iyi matematik bilmemekten ya da iktisat biliminin gereklerinden haberdar olmamaktan kaynaklanmıyor. Bir de mesela “hazine garantili işleri neden Londra tahkimine teslim ettiğimiz?” gibi sorular da cevap bekliyor. Mesela “Şehir Hastanelerinin gerçek sözleşmeleri ortada ise eğer, bunlar üzerinden toplam borcumuzun ne olduğu? Neden mücbir sebep öne sürülerek bu antlaşmaları tekrar gözden geçiremediğimiz? “sorularının sorulmaması, şefafflığı talep etmediğimiz ve denetimi sevmediğimiz anlamına geliyor. Ya da muhtemelen insanlar cevabını bulmakta zorlanacakları derin sorular sormaktan çekiniyorlar. Yahut da tarafgirlik bizi gerçekleri öğrenmekten alıkoyuyor. Kendi zihnimize setler çekiyoruz. Her neyse sonuç değişmiyor ve otoriter yönetim artı kötü ekonomi yönetimi artı kaynakların yanlış kullanımı ve ısrafı artı…diye uzayıp giden liste önümüze Die Welt ya da başka ecnebi kaynakların yüzümüze vurmasına gerek kalmayacak şekilde gerçekleri çırpıyor.

 

SİYASİ YARGILAMA SÜREÇLERİ ADALETSİZLİK VE GÜVENSİZLİĞİ BESLERSE

 

Otoriterlik, yargı ve adalet sistemindeki zaafları körüklerken 1 milyona yakın insanı soruşturmadan geçirdik, 80 bine yakın insan halen tutuklu ve masumiyet karinesinden istifade etmeye devam ediyorlar(!). Onbinlerce kişi adil yargılanmak hakkından istifade edememekte halen. Haklarında soruşturma açılmamış ya da beraat etmiş KHK’lıların durumu da malum. Bir çok gazeteciyi, akademisyeni, devlete karşı suç işlemiş kategorisine soktuğumuz onbinlerce insanı içeride tutan ama zimmet, irtikap suçlularını, yolsuzluk yapanları bir gün bile içeride tutmayacak bir infaz yasası yaptık. Fetö ile mücadele denen haklı süreci uluslararası hukuk normlarının altını oyduğumuz bir şekle soktuk. Yüzbinlerce insandan oluşan geniş bir sosyolojiye sahip bir “örgüt” icat ederken, bunların bize neleri kaybettirdiği üzerine şu korona günlerinde bile sükunetle durup düşünemedik! İnsan kaynaklarımızı heder ettik. Hukuk devleti sınırlarını delik deşik ettik. Olağanüstü rejim günlerimize geri döndük. Geçmişte hep söylediğimiz “Devlet-halk kopukluğu, güvensizliğini” bu defa farklı bir veçheden yeniden ellerimizle ürettik.

 

Uluslararası arenada da Hans’ın Corc’un rapor hazırlamasına gerek bırakmadan biz zaten gerekli materyali de -tıpkı ekonomide olduğu gibi- ellerine vermiş olduk. Bu örgüt davaları meselesinde onbinlerce dosyanın AİHM’den döneceği kesin de, o günler gelene kadar neleri kaçıracağımız, tüketeceğimiz, heder edeceğimiz muamma değil. İşte içeriden ve dışarıdan bu muamma olmayan görünen köye bakıldığında görülen hukuksuzluk ve güvensizlik ortamı ekonomi-politiği de etkiliyor. Ekonomi yukarıdan bu tabloya bakıp iç karartıyor. Neyi ne kadar düzeltmek isterseniz isteyin beyhude çabaların içine girmiş oluyorsunuz. Ki zaten düzeltmek isteyip istemediğinize ilişkin de tüm şüpheler üzerinizde toplanmış oluyor. Zira sadece en basit kuralları çiğnemekle kalmıyor, maç devam ederken kural değiştiriyor hatta kuralsızlığı kural edinmişlik görüntüsü veriyorsunuz. Şeffaf olmayan idari işlemlere girişiyor, belli bir zümreyi kollayıp kayırdığınız görüntüsüyle rekabeti tarumar ettiğiniz ve güvensizlik iklimini koyulaştırdığınıza dair kanaatler de size dönük resmi tamamlıyor.

 

Şimdi! Bütün bunlara rağmen, “ekonomide elimizden geleni yapıyorduk ama ne olduysa korona yüzünde oldu” söylemine inanmak isteyen olursa, hiç olmazsa kendine şunu sorsun “Korona gelene kadar hukuk ve ekonomiyi bu hale sokmasaydık, bugünlerde topu göğsümüzde yumuşatıp ayağa indirmemiz daha kolay olmaz mıydı?” Elbette olurdu. Ama korona gelmeseydi de zaten olabildiğince kötü giden işlere, yani düşene, bir tekme de korona vurduysa, suç kimde ve nerede?

 

Bundan sonrası bu gidişatın “nasıl düzeleceği”ne ilişkin ve onun cevabı da gidişattan sorumlu bu iktidarın elinde değil. Zira “icraat-kayırma-rant-ısraf-hukusuzluk-nesilleri borçlandırma-borç alamama-tasarrufa gidememe-adaletsizlik-kaynakların tüketimi-icraat-menfaat” sarmalından bu zihniyetle çıkmak mümkün değil.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEHMET ŞİMŞEK İLE HASBİHAL

  Sayın Şimşek sözlerimiz size, tekil olarak şahsınıza. Geleceğinizi duyduğumuzda tüm ümit kırıklıklarımıza, tüm birikmiş öfkelerimize rağmen nasıl da umutlanmıştık. İşinin ehli, rasyonel politikalara yol verecek, gelirken kimbilir ne pazarlıklar etmiş, birilerine rağmen göğsünü entrikalara siper etmiş, mevcut sistemin tüm olumsuzluklarının sürdüğünü bildiğimiz halde, doğru bildiklerinden asla taviz vermeyecek idolümüz olmaya adaydınız! Yalnızca biraz zamana ihtiyacınız vardı ki ondan da bizde bolca vardı. Son yedi yılı yara berelerle atlatmış gaziler olarak, ümitlerimizin kırıntılarını tane tane toplayıp soframıza koyacağınızı dört gözle beklemekteydik! Bizi seraptan uyandıran şey Meclis konuşmanız oldu. Tüm “acabalar”a rağmen artırmaya çalıştığımız umutların bir kez daha törpülenmesine sebebiyet verdi. Onca yaşadığımız kabustan sonra zihinlerde “Rasyonel politikalar gütmeye çalışan bir teknokrat” olarak kalmanız iyi olurdu. Selefleriniz kötü yönetime beceriksiz siyasetlerini ...

Ahlaki, rasyonel ve inkılâbi siyasetin zor(un)lukları (1) 18.08.2020

Bu ilk bölümde, konuya girmezden evvel bazı hafıza tazelemeleri/hatırlatmalarda bulunalım.   Gelecek Partisi kurulduktan birkaç gün sonra, Ankara Ekspresi’nde yazdığımız 16 Ocak 2020 tarihli  “Nasıl bir muhalefet tarzı ve dili”  başlıklı yazının son bölümünde şunları vurgulamıştık:   “İlkesel, nitelikli, samimi, yapıcı, akılcı, vicdani, ahlaki siyaset şiar edinilecek     …toplumsal sorunların insana dokunarak, endişelerini, beklentilerini sahici bir şekilde sahiplenen kadrolar ve konuların uzmanlarıyla saha pratikleriyle ortaya konmaya gayret sarfedilecek.     Tehditkâr dil ile cesaret dilinin birbirinden ayrılması yanında, yapıcı uyarılar hikmetli bir uslup ile ortaya konacak…iktidarın doğru yaptığına “doğru”, eğrisine de “eğri” denecek.     Sadece AK Parti kitlesi değil, tüm diğer kesimler de iyi kavramalılar ki uyarılarımız “dost acı söyler!” kıvamında olacak.   …    Topluma korkular aşılayan beka söylemi çeperinden ülk...

Suriyeliler ve entegrasyon politikaları 29.08.2020

29 Ağustos Cumartesi günü, Medipol Üniversitesi öğretim üyelerinden ve Karadeniz Stratejik Araştırma Merkezi (KASAM) Akademik Kurulu Üyesi Prof.Dr.Bekir Berat Özipek’in öncülüğünde düzenlenen “Sığınmacılara Yönelik Artan İhlaller ve Çözüm Perspektiflerini Birlikte Somutlaştırmak” başlıklı istişare toplantısına katıldık.   Göç İdaresi ve Adalet Bakanlığı’ndan da yetkililerin olduğu, Suriyeli ve Türkiyeli pekçok STK temsilcisi, akademisyen, hukuk ve bilim adamlarının katkıda bulunduğu toplantıda, genellikle Suriyeli sığınmacıların sorunları ve çözüm önerilerine ilişkin görüşler serdedildi.   Aldığım notları kısa kısa sizlerle paylaşmak istiyorum:   Suriyelilere dönük son dönemde artan şiddet, öldürme olayları ve birtakım siyasetçilerin sosyal medyada körükledikleri “nefret dili” ilişkisi   Mağduriyete uğrayan Suriyelilerin, emniyet bürokrasisinin kendilerine dönük ya umarsız ya da suçlayıcı tutumlarından ötürü; hak aramak için karakola gitmekten, bürokrasiyle ilişkiye ...