Ana içeriğe atla

İlkeler-Merhamet ve muhafazakar sosyoloji ilişkisi (1) 11.02.2020

İktidarların kibri, kutuplaştırıcı tutumu, yozlaşma ve hataları yüzünden, muhafazakar sosyoloji üzerinde sörf yapan siyasi söylemlerin yükselişte olduğu bir dönemden geçmekteyiz. İktidarın ömrünü uzatmakla itham edilen bu sosyolojinin “beka” söylemleri üzerinden de muktedirler tarafından manipüle edildiği doğru ama on sekiz yıldan da öncesine dayanan bu sosyo-politik iletişim tam da ülke gerçekleri üzerinde hayat bulmuş bir politik kültüre tekabül etmiyor mu?

 

‘Tek Parti’ döneminden başlayıp kafasını kaldıramadığı fetret dönemlerine, çevre-merkez ilişkilerinden süzülüp, 1970’lerden itibaren sahaya daha bir somut ve arayış içinde inen bir sosyolojiden bahsediyoruz.

 

Darbelerin tümü bu sosyolojinin arzu edilen “makbul vatandaş” formatına sokulamadığı için yapılmadı mı? Resmi ideoloji denen demokles kılıcı sürekli bu kesimin ensesinde boza pişirme aracı kılınmadı mı? Türkiye’nin demokratikleşme serüveni aynı zamanda mezkur kesimin sistem içerisinde daha görünür olma, hak, hukuk talebini yükseltme, kimliğini kabul edilir kılma mücadelesini içrek değil midir? Ve son on sekiz yıl. Bunun yarısından da fazlası bu kesimin verdiği destek sayesinde iktidar olanlarla birlikte vesayete karşı, çözüm süreçleri ve açılımların yanında, anayasanın pek çok maddesinin değiştiği, kırılma anlarında oligarşik yapıların aleyhine bir toplumsallıkla görünür olan bu kesim değil miydi?

 

“Kutuplaştırma siyaseti” iktidarın gündemine girmezden çok evvel kendilerini bu ülkenin gerçek sahipleri olarak görenlerin “cumhuriyet mitingleri”, parti kapatma davaları, e-muhtıralarla yaratageldikleri korku ikliminde “göbeğini kaşıyan adam”a karşı oluşturulan illegal, gayrı meşru zeminlerde o sosyolojinin temsilcilerini korkutup iktidarı “gerçek sahipleri”(!)ne teslim etme operasyonları değil miydi? Çabuk unutuyoruz! Bu oligarşinin 2000’lerde yaptıklarının mazide kaldığı söylenebilir mi? Ondan kısa süre evvel 28 Şubat ve Tek Parti döneminde de nice siyasi mühendislik denemelerine, mağduriyetlere maruz kalmamışlar mıydı?

 

Savunageldikleri partiler yeterli oy alamasalar da, devlet üzerinden sürekli muktedir oldukları hissiyatıyla yaşam sürdürmeye alışmış kesimler mezkur sosyoloji ile bir empati arayışına hiç girdi mi? Geçmişe dair bu konuda hiç nedamet getirmeyi denedi mi?

 

‘Korku siyaseti’ iktidardan çok evvel uygulamada değil miydi zaten!

 

Eğer muhafazakar sosyolojinin bir bölümü bugün, iktidarın tüm hatalarını tolere edici, hatta meşru görücü bir muhayyile zeminine doğru savrulma istidadı gösteriyorsa, bunu öncelikle yüz yıl öncesinden başlayan bir olağanüstü hal rejiminin yarattığı korku ikliminde aramak gerek. Onu, otoriterleşme, totaliterleşme tezlerine meze kılmazdan evvel toplum kompartımanlarında yaratılan travmaların tarihi izlerinin sürülmesi gerekmez mi? Bu yönelimin zaten ne derece güçlü tarihi kodları olduğunu “akademik” literatüre ve popüler dile çevirmezden önce, aynı hassasiyetleri bu rejimin üretim kodlarına dönük göstermek gerekmez mi? Resmi ideoloji sorgulaması yapmadan bugün olan biteni açıklamanın da zorlukları ortada değil midir? Resmi ideolojinin patolojik hale getirdiği korkular iklimi, bugünkü sorunların aşılması(!) adına, çokça eleştirilen iktidarın bile sarıldığı bir “kurtarıcı miti” olarak görülme kıvamına yeniden ulaşmamış mıdır? Bataklıkta debeleniyoruz ama “kral çıplak” demeye dilimiz varmıyor. İroni odur ki, topluma dayak atanların yüz yıldır sarıldıkları ideoloji, bugün hem zihniyetsel hem de ideolojik kodlarıyla dayak yiyenleri de sarmalama hedefine yeniden dahil edilmiş durumda.

 

İroni bu olsa da, gerçekler/yaşanmışlıklar kolay unutulmuyor. Ve bu sosyoloji, sadece bir zamanlar gönül verdiklerinin tüm hatalarına katlandıkları için değil, kendileri için taşıdıkları korkular yüzünden bir sarmalın içinde “günah keçisi” formuna sokulmaya çalışılmakta.

 

Oysa korkular yabana atılabilir mi? Öyle tek tip de değil, olabildiğince çeşitli.

 

Kendisi için pek çok iyiliğe imza attığını düşündüğü lidere minnet ve sadakattan ayrılma korkusu bir yana, ‘yeniden CHP gelecek, geçmişte yaşanan trajediler tekerrür edecek’ korkusu az şey midir? Üstelik, ‘Kaptansız bir ortamın daha da kaotik olacağı’ korkusu sadece muhafazakar kesimi kuşatmamışken. Evet, rantı kesileceği korkularıyla yatıp kalkanlar da var, lakin bu gayrı meşru korkuyu ümitsizlik, öngörülemezlik, iş kaybetme korkusu, hatta fitne-bölünme terkiplerini içeren, ‘bu iktidar giderse mültecilerin hali nice olur’ şeklindeki gayet insani-vicdani duygular yabana atılası korkular mıdır? Muhalefet kanatları, halktaki bu korku zeminini tasfiye etmesi beklenen tutumları karınca adımıyla bile gerçekleştirmeyi bırakın, korkuları daha büyütücü retorik ve uygulamaları -hazır iktidar bir parça gerilemişken bile- fırsat bilip hayata geçirirken, korkuların yersiz olduğu ifade edilebilir mi?

 

Elbette bunlar masaya yatırılası konulardır. Yersiz olmamaları haklılık payesi kazanmak için yeterli değildir! Ama adalet terazisinden değil, çeşitli proseslere yayılmış sosyolojik gerçekliklerden, algılardan, duygulardan, yaşanmışlıklarla birlikte birikerek gelmiş şuuraltından söz etmekteyiz.

 

Korkunun ecele faydası yok ama bi dakka!

 

İktidarı halen ayakta tutmaya çalışan kesimlere gerçekleri görmesini sağlayacak bir selim akıl ve vicdan ülke atmosferinde var mı ki, muhafazakar sosyolojiden daha fazlası beklenmekte?

 

Farklı toplum kesimlerine bakıldığında böylesi bir örneklik, ilkeler artı merhamet, artı anlayış ve hoşgörü, empati, nedamet, özeleştiri, muhasebe, kimlikçi siyasetlerden ayrışmış bir rol model olma durumu bu ülkenin hangi kesiminde mevcut?

 

Birileri “gelin canlar bir olalım” dedi de bizlerin mi haberi olmadı?

 

Muhalif kanatta yer alan kesimler ve onların öncüleri böylesi bir şahitliği ortaya koymaktan ziyade “bırakalım kendi hatalarında boğulsun” tarzlı bir negatif siyasetsizlik üretmekten, hatalara sevinmekten, sadece devirmeye endeksli bir ittifak zeminine oynamaktan başka ne ürettiler bu ülke insanı için! “Herkes için adalet!” mottolarını dile getirirken bile bunu kimlikçi bagajlar eşliğinde şuuratlarında ne biriktirdilerse onların içine boca ederek yapmakta değiller midir halen?

 

Mesela öncelikle toplumun tüm kompartımanlarını oldukları gibi kabul edip yeni bir siyaset üretimi teklifinde bulunanına rastladık mı, popüler maskeler takıp rol yapmanın dışında? Peki bu hal, toplumun aklı, vicdanı, hafızasıyla dalga geçmek, onu saf yerine koymak değil midir?

 

Bir dönem Türkiye’nin değişiminde motor görevi görmüş, bu değişimi kökten onaylamış bir sosyolojinin karşısında konumlanıp onun meşru taleplerinin mümkün olduğunca törpülenmesi için örgütlülüklerini harekete geçirme istidadı gösteren kesimler, şimdilerde sadece “geçmiş geçmişte kaldı, biz bugüne odaklanalım” derken topluma bir gelecek ümidi vadetmekte midirler?

 

O halde hepimiz önce bir aynaya bakmalıyız. Hatta her yanımızı aynalarla donatmalıyız. Önce kendimizi muhasebeye ve empatiye davet etmeliyiz. Dahası önce tanımalı; tanımak için dinlemeli; ezberlerimizi tashih etmeli; sonra anlatma-algılatma safhasına geçmeli değil miyiz? Masa başında değil, somut gayretlerle, sahada.

 

İktidarın gelmiş olduğu nokta, ülkeyi içine soktukları cendereler vs. çok şeyi konuşabilir, teorik düzlemde bunların çarelerini bile bulduğumuz iddiasına sarılabiliriz. Ama muhafazakar sosyolojiyi bu ülkenin kadim totaliter otoriter kodlarının tümünden sorumlu kılmazdan evvel, hakkını teslim edip, bu konularda sahici biçimde, merhamet içre, ilmek ilmek dokuyarak ikna etme ameliyesine girişmez isek, Türkiye’de siyasetin doğasını değiştirmek ve bu yönde bir kültürleşme oluşturmak imkansız gibidir. Hele ki aynı totaliter otoriter zihniyet kodlarından tam arınmamışlar bu işi hiç beceremezler.

 

Toplumsal meselelerde bu ülkenin vicdanı olmuş ve olmaya da devam eden bir sosyolojiye tarihin bir kesitinde “bir despota destek olmak için dondurulmuş ve büyülenmiş bir sosyal kesit” muamelesi yapmazdan evvel, herkesin kendi muhayyile kodlarını gözden geçirmesinde, “despot denenler gitse bile despotizm bitmeyecek” algısını ıslah etmeye kafa yormalarında fayda var.

 

Neticede “keşfedilmiş bile olsa” ilkeler, merhamet olmadan yol alamazlar. İlkeleri merhametsizliğe, merhameti ilkesizliğe kurban vermeyen bir anlayış geliştirilmek zorundadır.  Bu siyasetin de yine ağırlıklı olarak bu sosyolojiye dayanması gerektiği izahtan varestedir. 

 

Bir sonraki yazıyı, çuvaldızı bu sosyolojiye batırmaya ve “haklı korkular” terbiye edilip aşılmadan “yeni bir demokratik kültürel dönüşümün” gerçekleşmesinin zorluğuna ayıralım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İLLEGAL HUTBE

Muhterem müslümanlar! Cenab-ı Hak; Enfal Suresi 27. Ayeti kerimede “… ki bile bile emanetlerinize hıyanet etmeyesiniz” buyurmaktadır. Müminun Suresi 8. Ayeti kerimede “Onlar (müminler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler” buyurulmaktadır.   Nisa 58.ayeti kerimede “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” uyarısı yapılmaktadır. Müfessirler “emanet ehli”ne , “ kamu işlerini yürütenler” anlamını vermişlerdir. Enfal 27’de şu mühim ikaz yer almaktadır: “Ey inananlar! Allah’a ve peygambere karşı hainlik etmeyin, size güvenilen şeylere (emanetlerinize) bile bile ihanet/hıyanet etmiş olursunuz.”   Buradaki  emanet  kelimesine  feraid  (görevler) anlamı da verilir. Ayette aynı zamanda  emanet  kelimesinin zıddı olan  hıyanet  de geçmektedir ki, Menar müelliflerine (Abduh/Reşid Rıza) göre, emaneti koruyan ve sahibine tevdi edene “hafîz, emin, ve...

İttifak çatırdamasın da isterse gökkubbe mi yıkılsın? 21.01.2021

Adalet Bakanı Abdülhamid Gül, daha birkaç hafta evvel söylemişti; “Adalet sağlansın da isterse gökkubbe başımıza yıkılsın” diye. Türkiye’de son bir hafta içinde yaşananlar maalesef bunun bir bakanın temennisinden öteye geçemeyeceğini bir kez daha ispat etmekle kalmadı; nasıl bir siyasi iktidar denklemi ve sistem içinde olduğumuzu yüzümüze bir kez daha vurdu. İktidar ortağı parti, bu siyasi teröre sadece sözlü olarak taraf olmakla kalmadı, kendileri gelip emniyete teslim olan saldırganlarla ilgili soruşturmada devletin bir savcısını hedef gösterdi, tehdit etti, bir siyasi parti liderinin adamı olduğuna dair afişler paylaştı ve bir siyasi linç kampanyası gerçekleştirdi. Devlet Bahçeli, yaptığı uzun açıklamada, kendilerine yapılan eleştirilerde aradığı kriterleri sıralarken “ahlakilik, hukukilik, meşruiyet” vurgusu yapmıştı. Bu kampanya tüm kamuoyuna aynı soruyu sordurttu: Nerede ahlakilik? Nerede hukuk? Nerede meşruiyet? Sürekli “muz cumhuriyeti” olmadığımızdan, “bakkal değil devlet yöne...

Tartışıyor muyuz gerçekten? 30.07.2020

Hangi konu olursa olsun “Tartışıyor gibi” yapmaktan kendimizi alamıyoruz. Bir bakıma, kronik toplumsal konularda herkesin her konuda fikir serdetmesinden kaynaklı bir durum bu. Diğer açıdan da, mahalli olarak kapsadığımız alana halel gelmemesi adına takındığımız tutumlar var. Yani tartışma hangi boyutta yol alırsa alsın, öncelik, bizim takıma halel gelmemesi.  Bu da sonuçlardan yola çıkarak ideolojik tutum alışları besliyor. Meselelerin kaynağına inmek zorlaşıyor. Tam “keşke sadece bilenler konuşsa” derken, uzman zannettiklerimiz de kendilerini aynı sarmalın içinde buluveriyor. Kimbilir, belki de gerçekten sorunlara vakıf olanlar bu keşmekeşte konuşmaktan imtina edip köşelerine çekildikleri, bizler şövalyelerin kılıç şıklatmalarına maruza kaldığımız içindir bu toz duman, bilemiyorum.   Ama sonuçta, mahalli tutum, ister istemez belli boyutların öne çıkarılıp başka boyutların ıskalanmasını beraberinde getiriyor. “Derinleşelim” beklentisi, “vakit yok, başkaları zemin kazanıyor” a...