Ana içeriğe atla

Darbe gelirse direnecek katman kaldı mı? 18.02.2020

Son günlerde gerek malum Rand Corporation raporundan yola çıkarak, gerekse 2015 sonrası Türkiye’nin içine girdiği rotanın asker-sivil ilişkilerine etkisi üzerinden bir “darbe ihtimali” söylemi yaygınlık kazanmakta.

 

Mesela Tanel Demirel perspektif.online için kaleme aldığı “15 Temmuz sonrasında asker-sivil ilişkileri” başlıklı makalesinde şunları söylüyordu:

 

“Yanlış anlaşılmasın burada bir müdahale ihtimalinin yüksek olduğu söylenmiyor, söylenen şey subaylar arasında siyasete müdahalenin bir suç olduğuna dair farkındalık düzeyinin sihirli bir biçimde yükseldiğini varsayacak kanıtlardan yoksun olduğumuz. Ayrıca, doğrudan bir müdahale gerçekleş(tirile)mese bile, askeri-sivil bürokrasinin serbest ve adil seçimlere hiç dokunmadan “sivil” iktidarları kontrol edebilme ve perde arkasında kalarak hayati kararların alınmasına etki edebilme kapasitesinin yüksek olduğunu iyi biliyoruz. Esasen kimi yorumculara göre 2015 ve sonrasında olup biten tam da bu. Bu yorum abartılı olsa bile, kurumsallaşmadan ziyade güçlü ve karizmatik siyasal liderliğe bağlı siyasal güç dengelerinin daha zayıf liderlerin gelişiyle birlikte değişeceğini söylemek de kehanet olmaz.”

 

Demirel, bu görüşlerini “Son yılların tecrübelerinden, özellikle de 15 Temmuz’da yaşananlardan dersler çıkaran TSK’nın askeri vesayet rejimini besleyen ideoloji ve değerlerle hesaplaşmaya ve sivillerin üstünlüğü ilkesini içselleştirmeye hazır hale geldiği görüşünü temellendirecek yeterli veriye sahip değiliz.” görüşleriyle pekiştiriyordu.

 

Bazı TSK mensuplarının özeleştiri yapmaması bir yana, FETÖ sızmasını sivilleşme çabalarının etkisine bağlaması ve laiklikle ilgili gayretlerin ne kadar da önemli olduğunun tekrardan pekiştiği inancına sahip olmalarını da bu tespitlerin temeline koymakta fayda var.

 

Yusuf Kaplan da Yeni Şafak’taki “Darbe söylentilerini gözardı etmeyelim...” başlıklı yazısını Batı’daki darbe söylentilerinin ciddiye alınması gerektiği tezi üzerine oturtmakla birlikte (15 Temmuz öncesinde yazılıp çizilenleri delil göstererek) darbeye direnç gösterebilecek kesimlerin tırpanlandığına dair şu tespitlerde bulunmakta:

 

“15 Temmuz’da Erdoğan’ın çağrısından önce sokaklara dökülen cemaatler, tarikatlar, sivil toplum kuruluşları büyük algı operasyonlarıyla şeytanlaştırıldılar; saygınlıkları da, toplumdaki sosyolojik karşılıkları da büyük yara aldı, kelimenin tam anlamıyla büyük darbe yedi; planlanan darbenin başarıya ulaşmasının önündeki en büyük engel büyük ölçüde ortadan kaldırıldı; bu ülkede bu toplumun Müslüman omurgasını oluşturan ve koruyan yegâne ve sarsılmaz kaynaklar olan cemaatler, tarikatlar aşağılanacağı kadar aşağılandı; toplumun özellikle cemaatler ve tarikatlar üzerinden tam bir inanmışlık ve adanmışlıkla hainlere, darbecilere direnme güçleri kırıldı!”

 

Kaplan önemli bir noktaya parmak basmış ama eksik söylemiş. Bu tablo, 15 Temmuz sonrası iktidarın ulusalcı yapılarla kurduğu ve görünür olan olmayan trollerinin de katkısıyla sivilleşme çabalarından zaten yıllardır rahatsızlık duyan kesimlerin kamuoyu oluşturma etkisiyle başarıldı. Beka söylemlerinin ihtiyacı gibi gösterilen “Darbeye Atatürkçü subaylarla birlikte karşı konulduğu” tezi üzerinden Kaplan’ın bahsettiği iklim kolaylaştı.

 

Ama sadece bu kadar değil, dahası var!

 

Esasen 15 Temmuz’dan bu yana OHAL-KHK’lar süreciyle birlikte bu ülkenin 15 Temmuz’larda da sokaklara inmiş, darbeye darbecilere gönülden karşı koymuş muhafazakar kesimleri hem iktidara küskün, hem de geleceğe umutsuzlukla bakmalarına sebebiyet veren bir siyasal trajedinin nesnesi kılınmış ve adeta “darbe olsaydı başımıza daha ne gelebilirdi” şeklindeki bir travmaya mahkum edilmiştir.

 

“Darbe olsa direnecek kimi bıraktılar” sorusunun muhatabı herkesten fazla bu iktidardır!

 

Nitekim OHAL’i olağan hale getiren, tehdidin büyüklüğü atlatıldığı halde toplumun yoğunlukla muhafazakar kesimlerinin süreçten en fazla zararla çıkmasını beraberinde getiren uygulamalara imza atan, hukuk devletinden pek çok alanda uzaklaşmayı mazur gösterici söylemler üreten, anti-sivilleşme, anti-demokratikleşme süreçlerinin hızlanmasını, yani “bindiğimiz dalların kesilmesini” sağlayan halihazırda muktedir olanlardan başkası mıdır?

 

“Bu gidişle darbeye direnecek toplumsal kesim kalmayacak” dememiz de bununla ilgili.

 

Bu minvalde, bugüne dek pasif-suskunluk siyasetini düşmana koz vermemek bahanesiyle savunan muhafazakar sivil toplum da asıl böyle yapmakla nelere sebep olunduğunu görmeli! Gecikilmiş olunduğu için, "Dost hiç olmazsa acı söylemeli" tavrını kuşanmalı!

 

Süreç, korku atmosferine değil, hukuk devletine giden yolu pekiştirici adımlara vesile kılınmalı. Bunun içindir ki özellikle bugüne dek suskun kalan kesimler iktidara yönelik "iyiliği emr..." sorumluluğunu proaktif şekilde yerine getirme yükümlülüğünü bir an evvel üstlenmeli!

 

Bununla birlikte "Kim daha FETÖ'cü, siyasi ayak kim?" provokatif tartışmalarından da bir an evvel çıkılıp bir normalleşme sürecine yol aranmalı. Toplumun psikolojisini tarumar eden, mağduriyetlerin devamına yol veren bu kısır döngü kırılmalı! Buradan kimseye ekmek çıkmayacağı görülüp toplum daha fazla travmatik paranoyalara sürüklenmemeli.

 

Özcesi, eğer iktidarı-sivil toplumuyla bu darbe söylentileri püskürtülmek, aklından ihtimalini geçiren sivil-asker odaklarını korkutulmak, dış unsurların iştahları kursaklarında bırakılmak isteniyorsa, o halde bir an evvel olağan hukuk devleti normlarına geri dönmek için kollar sıvanmalı; yargı paketlerine KHK mağdurları da dahil edilmeli, “yargı reformu paketin”nden de öte acil bir “ADALET PAKETİ” devreye sokulmalıdır.

 

Bakın o zaman darbe söylentilerini köpürten ya da aklından geçirenlerin ellerinde bunu besleyecek kozları kalıyor mu?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEHMET ŞİMŞEK İLE HASBİHAL

  Sayın Şimşek sözlerimiz size, tekil olarak şahsınıza. Geleceğinizi duyduğumuzda tüm ümit kırıklıklarımıza, tüm birikmiş öfkelerimize rağmen nasıl da umutlanmıştık. İşinin ehli, rasyonel politikalara yol verecek, gelirken kimbilir ne pazarlıklar etmiş, birilerine rağmen göğsünü entrikalara siper etmiş, mevcut sistemin tüm olumsuzluklarının sürdüğünü bildiğimiz halde, doğru bildiklerinden asla taviz vermeyecek idolümüz olmaya adaydınız! Yalnızca biraz zamana ihtiyacınız vardı ki ondan da bizde bolca vardı. Son yedi yılı yara berelerle atlatmış gaziler olarak, ümitlerimizin kırıntılarını tane tane toplayıp soframıza koyacağınızı dört gözle beklemekteydik! Bizi seraptan uyandıran şey Meclis konuşmanız oldu. Tüm “acabalar”a rağmen artırmaya çalıştığımız umutların bir kez daha törpülenmesine sebebiyet verdi. Onca yaşadığımız kabustan sonra zihinlerde “Rasyonel politikalar gütmeye çalışan bir teknokrat” olarak kalmanız iyi olurdu. Selefleriniz kötü yönetime beceriksiz siyasetlerini ...

‘İman’ın çağdaş konuları 15.08.2020

Toplumsal, siyasal ve ekonomik konularla ilgili şiarlar, “ikame edilmesi” gerektiği “emr”iyle birlikte zikredilen ibadetlerden bağımsız değildir. Bunu, Çağdaş İslam Düşüncesi(ÇİD)’yle şu ya da bu seviyede ilgisi olan herkes bilir. ÇİD’in -her zaman tartışmaya açık boyutlarıyla- genel çeperini oluşturan ve “Siyasal İslamcılık nedir?” sorusuna karşılık olarak verilen en temel cevap onun, bireyden devlete, ekonomiden medeni hallere, ilimden sanata ve kültürel dokuya dair hayatın tüm kompartımanlarına ilişkin sözünün-tanımlarının olduğu, bütünlük arzeden bir yapı/yaşam felsefesi/dünya görüşü olduğuna ilişkin iddiadır.   Bu iddianın “modern cahili toplumlar” ile ÇİD’nin inşacıları arasına zihni duvarlar örmesi bir yana, altının bugüne dek ne ölçüde doldurulduğu da halen tartışılmaya devam edilmektedir.   İddianın altının dolup dolmaması bir yana, kendisi ÇİD ile Müslim-gayrı müslim toplumlar arasına iki zorlu sorumluluğu dikmiştir:   Artık bir postulat haline gelmiş olan bu te...

Adaletin reformu olmaz ama... 22.02.2020

Adaletin reformu olmaz ama bir paket program halinde çiğnenegeliyorsa bir adalet siyasetinin bir an önce devreye sokulması elzemdir.   Karmaşık ve kompleks bir terör örgütüyle mücadelenin zorluğu ortadadır ama o mücadelenin kendisini de hak hukuk açısından karmaşık, kompleks hale getirmenin meşruiyeti nerede görülmüştür?   Çok sorunumuz var...   Anayasada OHAL’e kanuni çerçeve çizildi diye OHAL’i insan hakları yönünden incelemeye tabi tutmamak, OHAL’in kaldırılmasının ardından da devam ediyormuşcasına kararlara imza atmanın hukuksal meşruiyetini tartışmamak olur mu?   Uluslararası haklardan doğan yükümlülükleri, ölçülülük ilkesini, çekirdek haklara dokunma yasağını nereye koyacağız   Mahkeme kararı olmaksızın alınan “kurum kararları”nı, bunların mahkeme kararlarının da üstüne çıkarılmasının meşrulaştırılmasını...   Danıştay 5. Dairesi meslekten çıkarmaya “Olağanüstü tedbir” demişti demesine ama, muhataba hiçbir suçlama yöneltilmemiş, savunma hakkı kullandır...