Ana içeriğe atla

Mesele aşı değil ‘şeffaflık’ın yokluğu 15.01.2021




Aşı konusu iki meseleyi kapsıyor. Biri can sağlığı; ki en önemlisi, diğeri de ekonomi.

 

Bir an evvel sağlımıza kavuşalım ki hayat da piyasalar da normale dönsün. Halbuki biz uzun süredir insana saç baş yoldurtan cevapsız sorularla dolu bir süreci yaşıyoruz. Nedir bu ketumluk ve ele yüze bulaştırma anlaşılır gibi değil. Tabii anlamayan bizleriz, hükümette mutlaka bunların tümünün cevabı var. Belki de suskunluklar ve tutarsızlıklar da bu bilinenlerden kaynaklı. Lakin biz bu bilinenleri bilmiyoruz. Oysa SİHA’ların yazılım bilgilerini değil, dünyada yeter derecede seviye katetmiş ve gayet şeffaf işleyen bir sürece ilişkin tüm sorular. 

 

Soru sormak en doğal hakkımız. İster muhalif olun ister iktidar yanlısı, korona kimlik sormuyor çünkü. Bırakın yorum yapmayı “soru sorma”nın bile propaganda üstadı Gobbels’e imrenmek gibi algılandığı bir siyasal türbülansa girdiğimizden, hikmet-i hükümet dışında bir tavrın “düşmana koz vermek” olarak görüldüğü zamanlardan geçmekteyiz.

 

Oysa soru sor(a)mamak, aynı zamanda karartmaları kabul etmek anlamına gelmekte. Şeffaflığı sevmeyen, pekçok konuda öngörülebilirlik ilkesinden geçmiş olan hükümete de en büyük zarar aslında böyle verilir. Tabii kendi sağlımıza da.

 

Dünyada pekçok ülke aylar öncesinden aşı ve ilaç çalışmalarına başlamış, diğer pekçoğu teyakkuz halinde bunların sonuçlarına odaklanmış, neticelerinden kendileri lehine sonuçlar devşirmeye çalışırken bizde hala pekçok soru cevap bekliyor ve inatla bu yanıtlar gelmiyor, gelenler tatmin etmekten uzak. Dünya ölçeğinde atılan adımlara bakıldığında sanki dünya-dışı bir haldeymişiz gibi bir durum söz konusu.

 

İngiltere, Çin, Merkel, Kraliçe, Takvim, Sorular, Ketumluk, Beceriksizlik

 

Cumhurbaşkanının yaklaşık dört saatlik toplantının ardından yaptığı konuşmanın ardından hepimiz sürece ilişkin net açıklamalar bekledik ama “inşallah, maşallah” ve “yerli aşı umudu” dışında tatmin edici olmaktan, özgüvenden, netlikten uzak, aşılamanın gününün bile “Perşembe, Cuma” diyerek bilinmeyen bir zamana ve takvime bırakıldığı bir konuşma oldu.

 

Oysa o kadar fazla belirsizlik ve soru var ki:

 

İngiltere’nin günde 200 bin aşılama yaptığı, bu hedefi yükseltmek ve dört-beş ayda bütün bir ülkenin aşılamasının bitirileceği takvimini belirlediği bir dönemde biz hala belirsizliklerle boğuşmaktayız. Sinovac dışında başka aşılar da geliştirmiş olan Çin bile 100 milyon Pfizer aşı için anlaşma yapmışken, biz neden sadece Sinovac’a bağımlı kaldık sorusu hala cevap bekliyor. Herhalde yıllar sonra ancak bazı acar gazeteciler ve içeriden itiraflarla bu durumu öğrenebileceğiz ama şimdi değil.

 

Bakın şeffaflık olmayınca aşı ile Doğu Türkistan meselesi arasında bağ kurmaya çalışanlar bile çıkıp anti propagandalar yapabilmekteler. Hükümet, normal şartlarda “saçmalık” olarak görülmesi gereken bu iddialara bile cevap vermekten aciz durumda. Bunda elbette Doğu Türkistan meselesinde dünyanın gerisinde kalışı da etken. Geçmişte yalnız da kalsa onurlu bir siyaset adına atılan adımlar, şimdilerde onlarca ülkenin ortaklığıyla hazırlanmış basit bir bildirinin altına imza atmaktan imtina ettiriyor. Belli ki iddialara kendi durumunu izah edici bir cevap verebilmeyi engelleyen durumlar elini kolunu bağlıyor.

 

Şeffaflığın olmayışı kendisine de zarar veriyor. Onu yitirdiğimizden beri Sağlık Bakanı prestijini yitirdi. Bilim Kurulu ne söylediği merak edilen bir kurum olmaktan çıktı çıkıyor. Zaten netameli konularda topa girmemeyi “tercih” etmesi gözlerden kaçmıyor. Baskılandıkları şüphesi doğru olsun olmasın her kesimi sardı.

 

Soru çok;

 

-Neden sadece Çin’in Sinovac’ı? Neden alternatiflerle çeşitleme yapamadık? Kötü tüccarlığa mı mahkum olduk, geç mi kaldık, ekonomik sıkıntılar mı var? Nedir?

-Neden birara görüşmeler de yapılıp 500 bin adet alınmış olan Biontech ile bu sürdürülemedi? Bizden ekonomik olarak da daha aşağıda olan ülkeler süreci kendi açılarından sağlıklı yürütüp nüfuslarının üç hatta dört misli aşıları tedarik etmiş ya da etmeyi garantilemişken, bizim çıkıp “Rusya ve İngiltere ile görüşme halindeyiz” açıklamaları yapmamız tuhaf değil mi? “Görüşme” konusunda fazlasıyla gecikmedik mi? (Bunu aynı zamanda şu teknik açıdan soruyoruz: Aşıların da bir üretim bandı ve süreci söz konusu. “Hala görüşme halinde” olanlar, o görüşmeleri çoktan yapıp siparişlerini elde etmiş ya da bekleyenlere nazaran sıralamanın hayli gerisine düşecek ve toplumlarına bir hayli vakit kaybettirmiş olacaklar)

 

-Mesela neden Çin aşısıyla ilgili 50 milyon dozdan başka bir rakam telaffuz etmekte zorlanıyoruz? O da mı muallak yoksa yine bilmediğimiz hususlar mı var?

 

-Çin’den aşıların geliş biçiminin bile yılan hikayesine dönmesi bir yana, 3 milyon aşının devamına ilişkin Tedarik Takvimi’ni hiç kimse bilmiyor. Hükümet biliyor mu onu da bilmiyoruz! Zira, ne Günlük Aşılama miktarı, ne de Aşılama Takvimi de belli değil. Belli olsaydı herhalde çıkıp göğüslerini gere gere açıklama yapar, milleti de kafa bulanıklığından kurtarırlardı.

 

Süreçlerin öngörülemez ve şaffaflık yoksunluğu içinde olması sistemsel bir meseledir. Daha doğrusu süreçlerinizin mekanizmalardan yoksun oluşu ya da o mekanizmaları aşar tarzda geliştirilen ilişki biçimlerinden kaynaklıdır. Cumhurbaşkanlığı sistemi diplomaside olduğu gibi her alanda kişisel ilişkileri kurumlar ve mekanizmaların üzerine geçirdi. Bu durum da şeffaflığı bir norm, bir ilke olmaktan çıkarıp “devlet sırlarını faş eden kötülük” kıvamına taşıdı. Oysa en baş kötülük şeffaflığın ortadan kalkması. Bu durum, örtülmesi gereken konuların sayısını da artırmakta ve meşruiyeti kendinden menkul bir alan yaratmakta. Tabii “Devlet sırrı mıdır yoksa hükümet eden dar bir kliğin özel sırları mı?” sorusu hepsinden önemli hale gelir.

 

Bakanın aylar evvel vaka-hasta ayrımına ilişkin kem küm ederken yaptığı açıklamada olduğu gibi “ulusal çıkarlarımız” var dersiniz ve işin içinden sıyrıldığınızı zannedersiniz. Halbuki bu, hem kendi ülkenizde hem de dünyada ‘Güvensizlik’ yaratmak anlamına gelir ki, insan sağlığından ekonomiye kadar size maddi-manevi zarar olarak döner.

 

Bu işin Türkçesi ‘Dürüstlük’tür! Dürüst siyaset, dürüst süreçler, kurallara uygun işleyen mekanizmalar her zaman kazandırır. ‘Dürüst, açık, net, şeffaf olmayan’ diğeri, saklayacağınız bir şeyler olduğu anlamına gelir ve sözünüze, istatistiklerinize-rakamlarınıza güvenilmez. Bu da size bilahare ciddi faturalarla geri döner.

 

Hamiş: Sinovac’ın etkililiğinin yüzde 91 mi yoksa Brezilya ölçeğindeki gibi yüzde 50.38 mi tartışmasına girmedik. Yüzde 50, bir aşının sınır ölçeği. Hadi diyelim burada teknik ölçüm farkları var. Ama açının bu kadar geniş olması soru işaretlerini bitirmeyecektir ki aynı şeffaflık yoksunluğu ve güvensizlik meselesi burada da geçerli! Şansımızın yarı yarıya olduğunu bile kendi yetkililerimizden öğrenememek trajik olsa da, trajedinin artık kanıksanmış olması daha acı. Keşke “bütün bunların faturası en fazla bir parça maddiyat ve zaman kaybı olur” diyebilseydik.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEHMET ŞİMŞEK İLE HASBİHAL

  Sayın Şimşek sözlerimiz size, tekil olarak şahsınıza. Geleceğinizi duyduğumuzda tüm ümit kırıklıklarımıza, tüm birikmiş öfkelerimize rağmen nasıl da umutlanmıştık. İşinin ehli, rasyonel politikalara yol verecek, gelirken kimbilir ne pazarlıklar etmiş, birilerine rağmen göğsünü entrikalara siper etmiş, mevcut sistemin tüm olumsuzluklarının sürdüğünü bildiğimiz halde, doğru bildiklerinden asla taviz vermeyecek idolümüz olmaya adaydınız! Yalnızca biraz zamana ihtiyacınız vardı ki ondan da bizde bolca vardı. Son yedi yılı yara berelerle atlatmış gaziler olarak, ümitlerimizin kırıntılarını tane tane toplayıp soframıza koyacağınızı dört gözle beklemekteydik! Bizi seraptan uyandıran şey Meclis konuşmanız oldu. Tüm “acabalar”a rağmen artırmaya çalıştığımız umutların bir kez daha törpülenmesine sebebiyet verdi. Onca yaşadığımız kabustan sonra zihinlerde “Rasyonel politikalar gütmeye çalışan bir teknokrat” olarak kalmanız iyi olurdu. Selefleriniz kötü yönetime beceriksiz siyasetlerini ...

İktidarın amacı avukatların sorunlarını çözmek mi? 23.06.2020

Ankara’ya doğ ru yürüyüş yapan baro başkanlarının iki gündür Ankara girişinde süründürülmesi ve bugün barikatın açılarak sorunun kısmen çözülmüş görünmesi, bütün bir ülkeye “değdi mi?” sorusunu sordurttu.   Siyasetin uzunca bir süredir sorunların çözümünde “Ben yaparım olur” mantığını gütmesi ve bu mantığa işlerlik kazandırdığı hadiselerin vakay-ı adiye haline gelmesi bir yana; KHK’lılar, bir elin parmaklarını geçmeyen asker anneleri, gaziler vb. hadiselerde de gördüğümüz üzere toplantı ve gösteri yürüyüşlerine dönük hukukla sorunlu görüntüler arzeder bir yol izlemekteydi. Hakeza bazı olaylarda emniyet güçlerinin orantısız güç kullanımına başvurması, hukuk ve siyasetin içiçe geçtiği tartışmaları alevlendirmekteydi. OHAL döneminin kendi içi hukukunda bunu izah nispeten kolay olmakla birlikte, OHAL sonrasında da alınan tedbir kararlarıyla, güvenlik vb. bahaneler ardına sığınılmış, pandemi süreci de bahaneler zincirine yeni bir halka olarak eklenmişti. Aslında her alanda iyi gitmeyen ...

Barolar tartışması ve tecrübeli hukukçu Ali Aydın 08.07.2020

6 Temmuz günü yaptığı olağan basın toplantısında Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, barolar tartışmasına ilişkin önceliği hükümete verse de, karşıt pozisyonda olanlara da eleştiri sunarak özetle şu hususlara vurgu yapmıştı:   “…Barolarla veya başka bir alanla ilgili yapılacak her türlü düzenleme öncelikle katılımcı olmalı. İlgili bütün paydaşların fikirlerinden faydalanılması gerekiyor. İktidar söylemek istediği ne varsa sonuna kadar söyleyebilme hakkına sahip. Tüm televizyonlar emirlerinde. Ama aynı hak avukatlar için geçerli değil.   Peki madalyonun diğer tarafı çok mu parlak?   En fazla demokrasiden, çoğulculuktan ve farklı fikirlerin hakkıyla temsilinden yana olması gereken barolar ise en fazla şikayetçi olduğu çoğunlukçuluktan yana. Yani bir oy fazla alan herşeyi alsın, başka kimseye hayat, söz hakkı tanımasın.   En fazla FETÖ’den, bölücülükten, farklı gruplaşmalardan ve çok başlılıktan şikâyet eden hükümet ise çoklu barodan yana. İşin esası şu; ikti...